0 com

Mouse On The Keys - Sezession


:Tracklist:

1. Saigo No Bansan
2. Toccatina
3. RaumKrankheit
4. A Sad Little Town


0 com

Kangding Ray - Stabil


:Tracklist:

1. Nn/Peaks
2. Interrompu Court
3. Sub.Res
4. Visible
5. Mai
6. Dadaist
7. Stabil
8. Persan
9. Cyan
10. _isoline
11. Status+Light
12. Nine
13. Wellen




0 com

This Will Destroy You & Lymbyc System - Field Studies (Split EP) (2009)


Split EP'lerin Dream Team'i bu olsa gerek.Leziz ötesi. Bu kadar.

İyi dinlemeler !

Tracklist:

1.This Will Destroy You - Brutalism & The Worship of the Machine
2.This Will Destroy You - Freedom Blade
3.Lymbyc Systym - Processed Spirits
4.Lymbyc Systym - Notations
5.Lymbyc Systym - Narita


http://rapidshare.com/files/263828516/This_Will_Destroy_You___Lymbyc_System_-_Field_Studies_EP.rar
2 com

Tını - Öğrenci İndirimi (1994)

Feridun Düzağaç - solist, söz yazarı
Emrah Aydoğdu - ritm gitar
Hakan Erken - bas gitar
Gürhan Kartal - solo gitar
Halim Özsoysal - davul
Feridun Düzağaç , 1988 ' de Adana'da aynı üniversitede okuduğu dört arkadaşıyla ( Hakan Erken , Emrah Aydoğdu , Gürhan Kartal , Halim Özsoysal ) kendi müziklerini üretmek ve kendi şarkılarını yazmak adına Tını ' yı kurdu .. 1994 Kasım ' ında " Öğrenci İndirimi " adıyla Ada Müzik ' ten yayınlandı. Yayınlandıktan kısa bir süre sonra ise radyolarda birden istek parçası olan ve hala bazılarımızın ruhuna işlemiş 'Lavinya' parçası sürekli dinlenir olmuş ve yer yer bizi de eskilere götüren derinden etkileyen dinletimiz olmuştur. Üzerine o kadar çok espri yapılmıştır ki;
-ögrenci indirimi yapabilir misiniz?
-ögrenci indirimi var mi?
-ögrencilere de mi ayni fiyat?
-bi indirim yapabilir misiniz, ögrenciyim de?
-Bu Tını Kanseri mi?
...
Bence ise hala etkilerini kaybetmemiş o sololarıyla, eğlencesini herdem yeni tutabilen parçalarıyla dinlemekten vazgeçmediğim bir albüm.
Hey gidi günler hey...

1. Tını - Paranoya (3:41)
2. Tını - Lavinia (6:11)
3. Tını - Toy Yıllar (3:37)
4. Tını - Yaz Yağmuru (4:10)
5. Tını - Ela (4:52)
6. Tını - Kuştan Lekeler (4:16)
7. Tını - Değil Miydik (3:37)
8. Tını - Elden Gittim (3:24)
9. Tını - Bitmiyor Gece (3:05)
10. Tını - Rehavet Mi (4:52)
11. Tını - Son Şarkı (3:49)
1 com

Toma - As We Fall Into Static Our Hearts Sing (2009)


Son birkaç aydır dinlediğim en iyi albümlerden biri de, Toma'dan geliyor: As We Fall Into Static Our Hearts Sing. Toma, güzel bir İngiliz post rock topluluğu. Fazlaca shoegaze ve ambient öğeler de barındırıyor müziğinde. Özellikle My Bloody Valentine etkilenimleri birkaç şarkıda bariz. Şu ana kadar toplam iki albüm yayınlamışlar.

As We Fall Into Static Our Hearts Sing'de, ilk şarkıda tipik bir post rock grubu dinliyor gibi oluyorsunuz. Sonraki şarkılarda shoegaze/noise da işe karışıyor ama tabi ki albümde post rock ruhu daim. Ara ara, bazı şarkılarda piyanolar ve yumuşak melodiler hakimiyeti alıyor; sizi başka diyarlara götürüyor. Yani açtığı yaranın yanında, onun ilacını da veriyor albüm. Ve buyrunuz:

DOWNLOAD
3 com

Kokomo. - Demo (2009)





Bu grup ile 22 Temmuz'da Bochum'da hayatımın şu an kadar en güzel konseri olan This Will Destroy You'dan evel öngrup olarak ilk defa canlı olarak dinleyerek tanışmış oldum . Performansları ile seyriciyi direk This Will Destroy You moduna soktular. Demolarını 50 cent'e (1 ytl ye tekabül ediyor)satıyorlardı. Konserden sonra kendileriyle tanıştım baya kafa insanlar. Ekim ayında bir EP çıkaracaklar. O yüzden şimdilik demoları ile yetinelim.






Şu sıralar kendilerine İstanbul'da bir konser ayarlama çabasındayım. Umarım olur.Olursa da aralık ayında olacak bu konser. Kendileri şimdiye kadar; Errors, Junius, Constants ve az evel de bahsettiğim gibi This Will Destroy You ile çaldılar. Eylül ayı içerisinde de God Is An Astronaut'la beraber çalacaklar.Kendilerinden baya umutluyum ben. Sizler de takip edin derim.

İyi Dinlemeler !

Tracklist:

1.)11:59 Pm
2.)Krinoline

myspace.com/kokomoband

http://rapidshare.com/files/263676751/Kokomo._-_Demo.rar
1 com

Lovesliescrushing - Xuvetyn (1996)



Gerçeküstü seslerin her dinleyişimde beni gerçeküstü diyarlara çıkardığı bir grup. My Bloody Valentine havasında ama seslerle oynamayı daha bir çok seviyorlar.Geceleri dinlemek için ideal.Özellikle "Blooded and Blossom-blown" ile "Luma" anında tesir özelliğine sahip.

İyi Dinlemeler!



Tracklist:

1.Valerian (her voice honeyed)
2.Aquan 1
3.Mandragora Louvareen
4.Staticburst
5.Xarella Almandyne
6.Milkysoft
7.Blooded and Blossom-blown
8.Hum Vibralux
9.Virgin Blue-eyed
10.Seesaw
11.Flowered Mother
12.Monar
13.Silver (fairy threaded)
14.Luma (web-like and Crescent)
15.Golden-handed
16.Bones of Angels: a. Bronze Lit Feathers; b. Her Tongue Pulled Out
17.Ghosts That Swirl
18.Mother of Pearl

http://rapidshare.com/files/263434313/Lovesliescrushing_-_Xuvetyn.rar
1 com

Sphericube - Lack Of Cover (Demo)



:Tracklist:

  1. Untitled #1
  2. Untitled #2
  3. Untitled #3
  4. Untitled #4
  5. Untitled #5
  6. Untitled #6
  7. Untitled #7
  8. Untitled #8
  9. Untitled #9

3 com

L7-L7(1988)



Sitede bu grubun olmasını öncelikle isteyen Deggal arkadaşıma şimdiden ithaf edeyim.Peki kimdir necidir bu grup diye sorarsanız tamamı kadınlarda oluşan ve adı 1960 lardaki bir şakadan ortaya çıkmış bir erkek fatma grubudur.Bu paylaşımım onların ilk yaptığı çalışmanın ürünüdür daha sonraları ise grupta birkaç değişiklik olmasına rağmen 2000 li yıllara kadar yaşamlarını sürdürdüler ve geriye 8 albüm ve birkaç single ile ep bıraktılar tınıları genelde serttir ama dışarı pek çıkmaz sertliği benim gibi şiddetli metalden uzak duranlar için uygundur..Neyse keyifle dinleyiniz..


1. Bite The Wax Tadpole
2. Cat-O'-Nine-Tails
3. Metal Stampede
4. Let's Rock Tonight
5. Uncle Bob
6. Snake Handler
7. Runnin' From The Law
8. Cool Out
9. It's Not You
10. I Drink
11. Ms. 45

http://www.mediafire.com/download.php?ymimm4gj2gz
1 com

The Bridal Shop - From Seas (2008)


Şu sıra mükemmele yakın günler geçiriyorum. Yaz okulu vizeleri bitti, kendimi evimi düzenlemeye, temizliğe ve arkadaşlarla 'esen' balkonumda yapılan rakı-balık muhabbetlerine verdim. Duygusal anlamda tüm iç hesaplaşmalarımı bitirdim. Koskoca 1 yıl geçmiş içimdekiler törpülenene kadar, zor da olsa, yıpratıcı da olsa büyük bir aşk acısını tamamen atmış olmanın hafifliğini yaşıyorum. Bunun yanında, 4 gündür sigarayı da bırakmış bulunuyorum. Beni depresifliğe itebilecek en ufak bir yazıyı dahi okumaktan kaçınıyorum. Manevi olarak da Tanrı'ya yönelmiş durumdayım. Kısacası değmeyin keyfime.



Hayatın belli dönemlerinde sizin de burnunuza kokular gelir mi? Benim burnumda yaşadığım her anın kokusu vardır. Onlarla yaşar dururum. Ve şu günler nedense bana fazlasıyla İstanbul kokuyor. Bu durum şu sıra dinlediğim müziklere de fazlasıyla yansıdı. Özellikle lise yıllarımda, New Order'dan başka bir şey dinleyemediğim tuhaf bir dönemim olmuştu. Şu sıra kendimi o modlara kaymaya yakın görüyorum. Gençlik anılarıyla beraber, sürekli fonda Thieves Like Us geliyor New Order'dan sonrasında ışıklar sönüyor, Elegia çalıyor. İlk aşklar, problemler, eğlenceli ya da hüzünlü anlar, şunlar bunlar derken, burnuma o tatlı eski günlerin kokusu geliyor. Dünyanın en güzel grubunun mirasını alıp, çok farklı bir yolda en az eskisi kadar harika bir müzikle hayatlarımızı dolduruyor Bernard Sumner ve arkadaşları. New Order candır.

Hiçbir şey bana o kokuyu getiremeyecek diye düşünürken, yıllar sonra öyle bir grup çıktı ki karşıma, tüm ruhuma eski günlerin, anılarımın nefesini üfledi. 2008 yılının yarısından itibaren her günüm bu grubu dinlemekle geçti. New Order bir gün ambient shoegaze yapsaydı ne olurdu? Çok güzel olurdu ve adı da 'The Bridal Shop' olurdu.


The Bridal Shop İsveç çıkışlı bir grup. Müzikleri swedish shoegaze genre'ına oturtulsa da, ambient shoegaze tanımlaması daha bir yakışıyor onlara. New Order'dan aldıkları ilhamı, ambient ve shoegaze ile birleştirmişler ve ortaya gerçekten başarılı bir iş çıkmış. From Seas adıyla 2008'de yayınladıkları albümleri dinlemeye değer. Modern bir soundun, süper bir gelenekle birleştirilmesiyle (New Order bir gelenektir!) şarkılar adeta dün ve bugün arasında bir köprü fonksiyonu görüyor. Lafı uzatmayayım, bir dinleyin derim. : ))


DOWNLOAD
1 com

King Sigh - Entering (2009)





















Belçika'nın Scherpenheuvel kasabasından, yeni fırından çıkmış bir albüm. Post-Rock damarı kabaranlara birebir.

Tracklist:

01 Under the radar
02 Gloria
03 Tulipa
04 Sand monsters
05 Onu
06 Tony vivid
07 Grand slam
08 Another gold

İyi Dinlemeler !

http://rapidshare.com/files/263289880/King_Sigh_-_Entering.rar
2 com

Terry Riley-IN C(1964)

İşte bu da 1935 doğumlu yaşlı kurt Terry Riley 1964 yılında zamanına göre devrim sayılabilecek ilk yapıtını paylaşmak istedim sizinle IN-C California da bir besteciyken nerden nasıl aklına gelir bilnmez ama elektronik müzikte beliren sis perdesini ilk aralayanlardan biridir..Kendisi hala New Albion şirketi ki bu şirket Avrupadaki ACM ile eşdeğer sayılır çalışmakta ve müzik hayatına İhtiyar bir bilge adam rolüyle devam etmektedir..

IN-C ile derinliklere dalmanız dileğiyle..
Pass:2002
2 com

Arto Lindsay - Salt (2004)

















Arşivlerinizi düzmeye devam edelim daha sıkça. İlgi alaka sizden, paylaşımlar benden. Ayrıca 3. yıldır halen denize gidemediğimi kendime hatırtlatmak istiyorum burdan okudukça. Bu sene şahsımca adam akıllı bir festival yada konser haberi duyamadığım için İstanbul taraflarına da denk düşüremedim bedenimi. Herhalde anca M83 konseri paklardı beni ama sadece onun içinde gelmek istemedim. Herneyse.. beklemeye devam edicem beklediklerimi.





















Tracklist :
1. Habite em mim
2. Kamo (Dark stripe)
3. Personagem
4. Twins
5. Into shade
6. Jardim de alma
7. De lama lâmina
8. Combustivel
9. Make that sound
10. Salt


2 com

Nils Petter Molvær - Hamada


:Tracklist:

1- Exhumation
2 - Sabkah
3 - Icy Altitude
4 - Friction
5 - Monocline
6 - Soft Moon Shine
7 - Monocline Revisited
8 - Cruel Altitude
9 - Lahar
10 - Anticline


1 com

Arto Lindsay - O Corpo Sutil / The Subtle Body (1996)



3 Yıl öncede yapmıştı bunu. Üzülmüştüm. Bu sefer biraz daha iddaalı ve yaralayıcı oldu benim için. Kimseyi çekemeyeceğim anlarda bile beni güldürebilen ve güldürebildiğim o bedendi tüm bunların sahibi. Koca bir neden var dı ortada ve hala da var. Son görüşmemizde her zaman ki gibi gülüp/eğlenmiştik. Hiç bir şey yokken böylece beni ulu orta yerde bırakmasını hazmedemiyor ve kabul edemiyorum. Sevgili olayı değil bu. Arkadaş, dost, tanıdık vs. ne demek isterseniz denilecek kapasitede biri.. ama yıktı geçti sanırım pek çok yerimi. O güzelim anlara ne olduğunu bilemiyorum ama 2 defa evine gittiğimde yok diyen annesi bu defa kız kardeşimle gittikten sonra odadan çağıran o bedeni gördüğümün anı beni görüp mozart olmuşlardı ki aslında annesi beni hiç tanımazdı. Öyle sıkı sıkıya tembih etmişti ki "Biri beni ararsa yok deyin" lafını onlara, öyle böyle değil yani. Zaten beni hayata dair gülümseten bir kaç beden varken en büyüklerinden birinin böyle yapması.. baya solduruyor içimdeki ışığı. Keşke bir neden olsa da o yaptığım için kendime kızabilsem. Kimseye kızamıyorum belki de ama keskin patlamaları da her daim içimde yaşıyorum sanırım. Çok fena parlayabilirim bir gün. Biliyorum.

Aslında çok şey yazmak istiyorum ama daha az önce geldiğim için o bedenin evinden, hiç halim kalmadı hiç bir şeye. Anlatıcağım yine çok şey var. Biraz daha zahmetli olucak bu sefer toparlanmam. Yazısız albüm paylaşımları gelebilir yakında. Belki de hiç olmadığı kadar yazılı gelebilir bazı anlarım. Hep birlikte görmek ve yaşamak adına yaşamaya devam edelim herşeyi ve herkesi..


80'ler dönemindeki Post Punk, Experimental, Noise Rock projesi olan DNA olayında baş adam görevi gören gitar-vokal Arto Lindsay'in ilk solo albümü bu. Yıllardan 1996. Yani, Şebnem Ferah - Kadın albümü çıkarmış, klibinde apış arasını tutupta yerlerde çığırdığını gören gözlerin, gözlerini açtığı dönem. DNA güzelliğini bilipte ilk kez bu solo albümü dinleyen insanların aslında fotoğrafı çekilse çok mantıklı olurdu gibime geliyor. Yukarıda bahsettiğim türlerin yakınından zorla geçen bir sound ile karşılaşacağınıza ek vereyim. Hissedebileceğiniz türlerin en esaslısından bir kaç örnek vericek olursam: Bossa Nova, Slowcore tadı diyebilirim. Rahat, sakin, duru, donuk, ılık bir sound ve albüm bu. Cayır cayır gitarlar yerine gayet düşük tempolu ve kayıp giden tınıları seven bedenlere tavsiyem. Sevmeyenlere de tavsiyem olduğu gibi. Albüm de Brian Eno, Ryuichi Sakamoto, Marc Ribot gibi isimlere nazaran daha çok çok isimler le çalışmış Arto Lindsay. Pastel renkli hayaller diliyorum..






















Arto Lindsay - O Corpo Sutil / The Subtle Body (1996)


1. Four Skies
2. Child Prodigy
3. Anima Animale
4. Este Seu Olhar
5. My Mind Is Going
6. Enxugar
7. No Meu Sotaque
8. Unbearable
9. Nobody in Bed
10. Astronauts
11. Sovereign


0 com

Cabaret Voltaire - The Original Sound Of Sheffield (1980)








Baya gerginim sanırım. Sonra görüşelim, olur mu ?.


Cabaret Voltaire - The Original Sound Of Sheffield (1980)










0 com

Sphericube - Jugda



:Tracklist:

1 - Emergency Lane
2 - Cycle
3 - Kemmis Floccus
4 - To White
5 - The Search For Fritz
6 - Sand
7 - Aggressive Deppressive (Two Steps To A Healthier Life)
8 - Pluss
9 - Rebirth




0 com

Pumice-Persevere 7"



download
0 com

Catherine Wheel - Ferment (1992)



























Evet. İnsanlar gösterdi yine çirkinliğini ve şöyle bir şey oluvermiş: Haber veren arkadaşımın mail adresine "Ychorus personal message" adı altında iki defa mail gelmiş ve hiç birimizin haberi yok bu durumdan. Henüz bana öyle bir mail gelmedi ama sanırım google bilmemnesince takipçi olan Ychorus severlerin mail adresine gelen bir şey diye düşünüyorum. Emin değilim tabii, fikir sadece.. Kısacası bizim haberimiz yoktur ve görür görmez açmadan silinizdir.

Biliyorsunuz. Meyve veren ağaç ne olursa olsun taşlanırmış. Bir albüm eklemeyi de ihmal etmedim tabii. Shoegaze/Indie ayarı yine bir arada. 1990-2000 Arası müzik yaptıklarınıda bir yerimize yazabiliriz mesela. Gitaristleri "Rob Dickinson" 2005'te Fresh Wine for the Horses adında bir albüm yayınladı hatta. Diğer bazı Catherine Wheel albümlerinede blog içi arama yapıp ulaşabilirsiniz. Neyse, gittim şimdilik.

Offical Website: http://www.catherinewheel.com


Catherine Wheel - Ferment (1992)

Texture
I Want To Touch You
Black Metallic
Indigo Is Blue
She's My Friend
Shallow
Ferment
Flower To Hide
Tumbledown
Bill And Ben
Salt
Balloon

1 com

Acid House Kings - Advantage Acid House Kings (1997)



Öhö öhö... İsveç' li grupları sevenler varsa! buraya!! Acid House Kings' in blogda bir kaç tane daha albümü bulunmaktaydı. Ben de Cocteau Twins vesilesiyle sevdiğim bu grubun blogda olmayan bir kaç albümünü eklemeye karar verdim. Baştan diyeyim bu albüm biraz daha farklı diğerlerinden. Sanki gitarları Johnny Marr çalıyormuş gibi. Bir de sürekli Get Me Away Here i m Dying davulları var gibi...Bunun dışında, ben bu grubun erkek vokalini sevmiyorum yahu. Ama Club 8 i de kuran hanfendinin vokalleri gayette güzel. Onu seviyorum. ( Johan Angergard adı )

Twee Pop/Swedish Pop sevenler varsa bu albüme kesinlikle itibar edebilir. Hatta bir tezim vardır hep, Kings Of Convenience' in Influences inde Acid House Kings yazmamasının sebebi Singin Softly To Me yi onlardan araklamış olmaları diye... işte o da benim bi fantazimdir.

Neyse: blogda mevcut olan diğer iki albüm (Mondays Are Like Tuesdays... ve Sing Along With AHK) bu albümden daha güzel. Ama grubu sevdiyseniz tabii bunu da indirmenizde yarar var.







0 com

The Stills - Logic Will Break Your Heart

The Stills, 2000 yılında Montreal/Kanada'da kurulmuş olan bir indie rock grubu ve indie rock gruplarının (hepsinde olmasa bile) çoğunda benim şahsen gözlemlediğim şey ne yazık ki onlar için de geçerli: süper bir ilk albüme imza atıp gerisini getirememe durumu.. 2003 yılında çıkardıkları harika debut "Logic Will Break Your Heart"ın başarısıyla birlikte grubun hayranlarında oluşan beklentileri, görünen o ki, 2006'da çıkan ikinci stüdyo albümü "Without Feathers" ve son olarak geçen sene çıkan üçüncü albüm "Oceans Will Rise" da pek karşılayamadı gibi.. geçip giden seneler, Logic Will Break Your Heart'ın ne kadar değerli bir albüm olduğunu göstermekten başka pek birşey getirmedi gibi sanki, The Stills ve hayranları için..


bu "devamını getirememe" durumunu, orjinal kadroda bulunan süper gitarist Greg Paquet abimizin gruptan ayrılmasına ve ikinci albümden itibaren grubun kadrosunda yer almamasına bağlıyorum ben şahsen.. "Logic Will Break Your Heart"ı kanımca farklı ve eşsiz kılan şey, pop ile deneysellik arasındaki o mükemmel boşlukta tatlı tatlı süzülen bir albüm olmasıydı ve bunda Paquet'in enfes gitar kullanımlarının payı büyüktü.. albümdeki gitar kullanım tarzları gerçekten de oldukça değişken.. post-punk'tan tutun, shoegaze tarzı gürültülü "guitar washes" ve hatta post-rock gruplarının afedersiniz bokunu çıkardığı "trrtrrtrrtrrtrrrrrr" tarzı tremololara kadar geniş bir yelpazede.. tek tük duyulabilecek sololar da tam yerinde ve tadında, vs..


velhasıl kelam, yıllandıkça güzelleşen ve baymayan, her bir şarkısı ayrı güzel olan -ve "Still in Love Song"dan da ibaret olmayan-, tüm yukarıda saydıklarımı tamamlayan olmazsa olmaz bileşen "hissiyat"ı da alabildiğine içeren bir albüm "Logic Will Break Your Heart"..

DWNLD
0 com

Acid House Kings - Do What You Wanna Do




4 ay içinde kaç defa izlediğimi hatırlayamadığım video + beste. Çok fazla önem veriyorum nedense. Aslında daha atmospheric işlerin adamıyım. Farkındasındır.
1 com

Dirty Projectors - Bitte Orca (2009)



























Cidden mutlumuydum(k) 90'larda. O kadar çok şey oldu ve olamadı ki o dönemler de. Olanaksızlıklar, neredeyse 20 yıl geçen o ilk batı özentiliğinden kopma kıyafet seçimleri, inanılmaz berbat tişört ve kotlar, onlarca söylenicek şey.. Ama sanırım umut olarak tavan yaptığımız dönemlerdi onlar yaş adaşlarımla. Bazılarımız artık yok. Bazılarımız ortalarda yok. Yoncimik bile Yoncimik'ti o zamanlar ve herkes Çılgın Bediş izlerdi hani. 0 900'lü hatlar, suikastler, çin çin'ler, tuttu furutti'ler, kırmızı noktalar, eski Show Tv. jingle'ı, Cine 5'te şifreli günler ve çok konuşulan porno tadlı film arşivi, Susam Sokağı'ndaki minik kuş, kurabiye canavarı, kaptan mağara adamı, çıtır kızlar ve bir kaç iyi adamlar.. Sabaha kadar değil, günlerce uzar bu liste, uzatırım da, uzatırız da.

Önce bazıları gitti. Sonra da sırayla gittiler. Gökhan Semiz, Ajlan, Kerim Tekin, Onno Tunç, Uzay Heparı ve tabii ki sıranın bu olmadığını biliyorum. 90'larda Türkçe Pop ile gayet haşır neşir biriydim ve ilk kasetimi ve paramı o koca beyaz şapkalı kadına vermiştim. Seden Gürel - Bir Yudum Sevgi idi. En favorimdi o dönem. Sonra Sibel Tüzün - Ah Biz Kızlar oldu. Sibel sonra kafayı ciddi anlamda kazıttıp cayır cayır Rock albümü yaptı ki o albüme dinlemeden bok atanlara birer tane bok fetişi gönderiyorum ödemeli kargoyla. Ümit Sayın 1996 sonrası favorim olarak kaldı ve 13 yıl geçti neredeyse. Hala duruyor bazılarımı gönlüm de. Çok eğlenirdik hani ? Söylerdik, söyleşirdik, söylettirirdik okuldaki o sesi güzel tınlıyan yaşıtlarımıza. Ama hep onlardı en popüler ve genelde çalışkan olanlar değil mi ? Biz hep o ezik takımdaydık ? Ben ve benim gibi onlarcası evet diyebilirken bunlara en üzüldüğüm el fatihalık durum Gökhan Semiz'de olmuştu. Grup Vitamin'in en baş adamıydı ki çok güldürdü bizi allah var şimdi. Değil mi ? Vitamin halen kasetlerini topladığım dinlediğim, dinlettirdiğim bir proje olarak kaldı gönlümde. Ondan sonra da bir bok yapamadılar zaten biliyorsun. Tekrar yeni albüm kayıtlarına başlamışlar yalnız ha. Benden duymuş ol.

1996'ydı yine ve o bağıran kadınla tanışmıştır Türkiye. Adı: Şebnem Ferah'tı. Herkes Rockır olmaya adaydı artık ama daha önemlisi bence Kargo - Yarına Ne Kaldı albümüyle hepimize "A hey hey hey" dedirtmişti. Onun önceside Sil Baştan albümünü nasıl olduysa 1993 yılında basmışlar ama neredeyse hiç birimiz bilmiyorduk. Sonra da bulamadıkta zaten. O dönemlerde Deniz adlı o acaip sesli bayan varmış grupta. Çok merak ediyordum. Yıllardan hatırlayamadığım ama 1999 dönemi olabilicek olan bir yıldı ve ben bu sefer Ychorus'u beraber kurduğum yakın adamım Paslı Salıncak ile Basmane yakınında pazar günleri kurulan o salaş bit pazarında Sil Baştan albümünü bulmuştum ve şokla karışık bir halde atlamış, bu zamanın parasıyla 25 kuruşa almıştık neredeyse. Şoktu ve uzun süre dişlerimi göstermiştim insanlara gezerken sanırım. Bu arada bir albüm alabilmek için 3 saatlik bir Tren yolculuğu sonrası Ödemiş'den, İzmir'e varıyorduk. Bütüün biriktirdiğim paraları kaset, cd ve müzik dergilerine veriyordum ki hiç bir şey değişmedi aslında. Kuru kuru simit yiyiyor, yinede bir kaset olsun fazladan alabiliyorduk. En sevdiğim alet olan o güzelim gri Walkmen eşliğinde büyük bir heyecan ve merakla kasetleri tek tek ve yavaş yavaş açıyorduk Tren'le geri dönerken.. Gözlerimiz daha bir büyüyordu albüm kapağına bakarken ve albümü dinlerken hiç elimizden düşürmüyorduk. Gözyaşlarımın yanağımdan züzülüp kazağıma ulaşırken bile hep o kapaklar elimde oluyordu. Bambaşka diyarların adamıyımdım, bambaşka yerlerin. Herşeyin farkındaydım ve farkındaydık. Hiç bir zaman paracı bir adam olmadık şu an olduğumuz ve bu durumu koruduğumuz gibi.. Walkmen 1 tane olurdu genelde. 1 şarkı ben dinlerdim, 1 şarkı Mehmet. Yılları böyle geçirdik. Artık bacaklarımız otobüste birbirine değsede hissedemez olmuştuk. Kardeş gibiydik belki de. O güneş gözlüklerinin arkasına saklanan tiplerden hiç bir zaman olmadık. Olamadık. Olmak istemiyorduk..

Hiç bir şey değişmedi biliyormusun.. Değiştiremiyorum ben. Değişemiyorum. Hala ot gibi yaşıyor ve aynı şeyleri yapıyormuşum onlara göre. Laf anı gelince sokmayı biliyorlar, bilirsin. Sana da olmuştur bu anlar hep ve hep onlardan tiksinmeye yakın durmuştur kalbimiz. Organlarıma vuran o müzik ateşi hiç bir şeye mani olamazdı. Kaset alıyorum diye babamdan yediğim dayaklar bile uslandırmıyordu beni. Gizli gizli o kasetleri dinlediğimi, sakladığımı ve arabesk kültürünün tavan yaptığı bir halkın içinde büyüdümü gören o gözler tekrar tekrar soruyorlardı aynı soruları hafiften değiştirerek. Alnım ak ama boynum dik değildi. Hiç de olamadı aslında. Hep eğik çocuktum. Ne annem, ne de babamın boyundaydım. Tam ortada kalmıştım, çıkış noktamın denge olduğu burcum gibi. Sonra Ayşegül Aldinç - Alev Alev kasetim vardı. Ve onlarca kasetim olduğu gibi. "Yeniler" çok önemli bir şarkıydı albümde ve yıllardır öyle kaldı içimde. Öyle böyle derken Nirvana ve Cranberries keşfedildi. Zombie çok fazla sevilmedi. Ama Nirvana - Milk It dedirttirdi. Hala da o zevki verdirir, bilirsin. Metallica'cılar ve Nirvana'cılar diye ayrılırdık aslında farkındamısın ? Metallica severler hep sertti, Nirvana severler ise leş. Nirvana alternatif demekti, Metallica adı gibiydi. Sonra malum şeyler oldu. Ama 90'lar hep içimde kaldı. Top Pop, Popsi, Number One dergilerim ve oturduğum yerden bana bakan eski kasetlerim, dergilerim, tişörtlerim, tanıdıklarım, arkadaş kaldıklarım, dostluk denizinde yüzdüğüm bedenler ve beraber yaşlanıcağımız hatta belki de beraber diğer taraflara göç edeceğim kadim insanlar, düğünlerine bile gidemediğim ve bazılarının ne iş yaptığını bile bilmediğim akrabalarım, akranlarım, akıttığım kanlar, pislikler, sıvılar, sıvacılar.. neredesiniz.. Ve daha onlarca müzisyen, solist, proje.. beni bıraksanız da ben sizi bırakmadım. Bilesiniz..

Bu önemli bir müzik projesi. Daha ilk duyma anlarında önemli olduklarını anlayabiliceğiniz türden. Gırtlaktan çıkan ses oynamalarını seven kızlar ve erkek var kadroda. Büyük ihtimalle Jeff Buckley sevgilerinin yüksek olduğu ve bunu duymaktan haz aldığımız anların olduğu bir albüm bu. Kollarımdan akan terlerin hattı hesabı yokken, bu önemli müzik projesini Ekvator sıcağındaki bir İzmir anında paylaşmaktan oldukça mutluluk duyuyorum. Bu albümle keşfetmedim tabii New York çıkışlı Dirty Projectors'u. 2009 çıkışlı olduğunu gördüğünüz bu albüm için aslında baya şey söylenebilir ama an itibariyle odamı dolduran ev sakinleri ve yılda 3 defa gördüğüm yakın akrabalarımın muhabbetsel konuşmalarını fonda Robin Guthrie & Harold Budd eşliğinde dinlerken hiç bir şey yapılamıyacağının da farkında olduğunuzu biliyorum.. Kaçırmayasın.

Offical Website


0 com

Rökkurro - Şağ kólnar í kvöld (2008)


Bloga yazamadığım birkaç ay oldu. Nedeni tamamıyla ( yine ) kendi kişisel sebeplerim iken bu gün Cocteau Twins Liselim’ in yazdığı bir Robin Guthrie yazısı attı ki, gerçekten her şey bi anda aydınlandı!

Bu albüm; İzlandalılar, aptallar aslında! Neden mi? Bunu düşünürken sadece aklıma 2008 yılı box Office listesinde İzlanda insanlarının en çok görmeye gittiği filmin ABBA ile alakalı olması geliyor. Ulan biraz ülkenizin ambiyansından çıkan müziği düşünün … olmadı 101 rejkjavik filan izleyin. Neyse çok saptım konudan.

Rökkurro ile alakalı çok fazla bi bilgiye sahip değilim. (myspace aracılığıyla buldum kendilerini)Şimdi yazsam; Last fm çevirisi olcak, işte en nefret ettiğim grup yazısı tanımlaması da budur. Hatta geçenlerde buna rast geldim bir yerde; Tom Waits’ in 2004 yılında yaptığı Real Gone albümü konumuz, adam ya da bey yazmış; “the first Tom Waits album without piano” diye. Eee ben wikide de gördüm onu hem onun başında “This is also” yazıyordu. Ne yani bu mudur basiretin! Ha gel gel gel! Neyse yine saptım.

Rökkurro ile alakalı bir şeyler söyleyeyim, bir gün İzlanda ya gidersem, (ki o tarih yakın geliyor nedense) ilk konserlerini izleyeceğim gruplardandırlar. Sound itibariyle içine Yann Tiersen kaçmış Sigur Ros gibiler.(tabii ilk zamanlar) (bakın tüm samimiyetimle söylüyorum, İzlanda’ lı olupta, başka bir İzlanda’ lı gruptan etkilenmemek, hele ki; o grup domestik bazda değil, dünya çapında tanınıyorsa, imkansız ötesidir. Çünkü Dagur Kari beyfendimiz de der “izlandik miüyzik siin bir aile gibidir” diye) Bir de bir vokalistleri var ki (bir hanımefendi) hafif sesinde “motown” hissetsemde; aslen tam bir post rock’ er! (hell yeaaaa)

Gruba dair bunları söyleyebilirim. Aslında pek bir şey de söylemedim tamamıyla gevezelik yaptım da, çok seviyorum bu albümü; lakin, şu anda indirdiğiniz şeyi (Tabii indiriyorsanız) Gogol Bordello filan sanmayın bu kadar geyikten sonra…. Benim favorim; 05 Hetjan +а fjallinu dur bu arada.

Rökkurro - Şağ kólnar í kvöld (2008)
1 com

Robin Guthrie - Angel Falls EP (2009)


























Hey sen! Sana dediğimi biliyorsun. Ne istiyorsun benden ? Daha neyimi almayı yeğliyorsun ? Çok mu canını acıttım ? Yoksa hep sen mi acıttın ? Ha ? Ne diyorsun. Bunu düşündün mü hiç. Kaçtın değilmi bu düşünceden. Evinde olan tüm aynalardan kaçtığın gibi.. Aslında bocalıyorum ben vargücüme yakınken. Ama hep sensin en güçlü olan ve dokunulmazlarda kalan. Çekip gitsem demiyormuyum. Diyorum. Ama biliyorsun ki hiç olamıyor kaçışlarım, kendimce dokunuşlarım. Varolmayı biliyorsun. Ama hep can yakıyorsun.. Hep alıyor, hiç veriyorsun.. Herşeylerin farkındasın. Biliyorum, biliyorsun.

Ne kemiklerim kaldı artık, ne de organlarım. Hepsi beni benimle birlikte acıtıyor. Seviniyorsun. Kimse anlam veremiyor sana. Biliyorsun. Kimden aldın bu nefreti ve acımasızlığı bilemiyor, anlam vermekte her daim zorlanıyorum. Ne geçiyor eline lütfen bana söylermisin artık ? Lütfen diyorum bu adam görünümlü halimle. Adam bile değilim aslında, biliyorsun. Ne idüğüm hep belirsiz, hep nedensiz. Sadece akıtıyorum geçenleri ve gelicekleri. Sen hep ordasın. Hiç bir yere gitmiyor, gidemiyorsun.. Yetmez mi bu çektiğim kıvranmalar ? Bitmez mi sana dair düşüncelerim. Bunu ben bile bilemiyorken, yanında olmamayı yeğliyorum artık giderken..

Her yerim sızlıyor artık. Etrafımdakilerinde evrimsel hallerini de sen yapıyorsun değil mi ? Farkında hiç olamadığımı sanma. Sen hep ordayken, ben hep teoriler peşinde olduğumu bildiğini düşünüyordum oysaki. Ne kadar da aptalmışsın! Seni bir bok sanmıştım. Ki hala sanıyorum aslında ama durduramıyorum işte ne yaparsın. Ama yapma artık.. lütfen. Lütfen ve lütfen.

Hayalci bir yaklaşımı neredeyse hiç bir zaman sergilemediğiminde farkındaydın oysa ki. Gerçekleri sevdim hep ve gerçekçiliği. Seni olduğun gibi kabul etsem de, hiç bir zaman yanaşmadın kabullenmeye. Biliyordum. Suratımda oluşan o donuksal sert ifadenin suçuda hep sensin. Herşeyi biliyor ama hep kıs kıs gülmeyi yeğlemeye devam ediyorsun. Kimseye yardım ettiğin yok. Kimseye küfrettiğin de yok. Çünki sana az geliyor her şey. Hep daha fazlasını istiyor, hepsinin senin olmasını istiyorsun. El uzatana taktığın çelmeler okyanus boyunu geçmişken, seni hiç bir zaman sevenin olmıyacağının da farkında olmak istemiyorsun. Acı gerçekleri bana naklederken, içinde ki nefret kusmağını en garnitür haliyle gösteriyorsun. Hiç utanmadan, hiç sıkılamadan. Seni sevmiyorum. Sevemiyeceğim de. Sana son bir sözüm var desem de bu bir abartı olduğunu biliyorsun. Ama keşke bu albüm kadar güzel olsaydın.. Şimdi gidiyorum ama hiç bir zaman sana köle olmıyacağımı da belirtmek istiyorum. Piçsin. Hemde en alasından.. Geber artık kahrolası varolan. Yoksa sen beni geberticeksin. Biliyorsun..

İçim de beni kemiren, görünmeyen, elleşilmeyen ve öldürülemiyen kahrolası duyguya..



4 Ocak 1962'li bir İskoç olan Robin Guthrie yine yapacağını Mayıs ayında yaptı ve bu güzelim kapaklı ve her daim özel olan sound anlayışlı yeni EP'sini vazgeçemediği Darla Records etiketiyle yayınladı. Cocteau Twins'de 1981-1997 arası yani tarihleri boyunca gitaristliğini ve baş adam rolünü inanılmaz derecede süsleyen bu hayatımın adamına kulak kabartanların Muş misali geri dönemediklerini de eklemek ister ve kulaklarınıza sunmak isterim.

Robin Guthrie - Angel Falls EP (2009)

Camera Lucida
Love Never Dies A Natural Death
Red Moon Rising
Delicate

0 com

Fennesz - Live @ BRG2002, Braga (2.March.2002)



















Şu badanasal işler bitince geri dönüceğimi biliyorsun. Bazı şeyler benim olmalı. Geri kalanlar da onların. Bekleyelim birbirimizi ki devam edebilelim herşeye ve herkese.

Ayrıca basılmamış bir albüm bu. Detayları ikimizde seviyoruz, biliyoruz. Öpücük.




1 com

Thomas Köner

5 com

Anjelika Akbar-Vivaldi Four Season

Vivaldi Rüzgari Anjelika Akbar ile esmeye devam ediyor!!! Çıta yükseliyor "Vivaldi"nin "Dört Mevsim" eseri ilk kez solo piyanoda Besteci "Anjelika Akbar", Dört Mevsim temasından yola çıkarak, insanın doğa ile bütün olduğunu yansıtıyor. Tıpkı doğa gibi her yeni günde yeniden doğabilmeyi kendi içinde barındıran insan, Akbar'a göre doğaya yabancılaştıkça aslında kendi özünden uzaklaşıyor. Gerek solo yorumu, gerekse olağanüstü performansının ardındaki birlik felsefesi ile Akbar, Vivaldi'nin Dört Mevsimine yepyeni bir pencere açıyor. Dinleyiciyi "bir"den "Bütüne" bir yolculuğa çıkarıyor.Aslında hepimiz Vivaldi'nin bu eşsiz eseriyle büyüdük. Dört Mevsim keman konçertolarının insan ruhu üzerinde ilginç bir etkisi vardır. İlk duyduğumuz andan itibaren tüm benliğimizi uzun zamandır görmediğimiz bir dost gibi sarar ve özlem gideririz.Anjelika Akbar, Vivaldi Dört Mevsim serüveninde kendi payına düşeni yaşadı. Bu eseri içindeki piyanist ve besteci bilinciyle başka bir boyuta taşımayı hedefledi. Sanatçı, "Ben sadece dinlemek istemiyor, eseri kendi parmaklarımla seslendirmek ve bu mutluluğu bizzat yaşamak istiyordum" diyerek ifade ediyor. Hiç partisyon kullanmadan Vivaldi Dört Mevsim keman konçertosunu piyanoya uyarlamak çok zor bir karardı. Amaç; keman, orkestra tınısı ve tekniğinden uzaklaşmadan piyano tekniğine bu eseri uyarlamaktı. Akbar sahip olduğu mutlak kulak yeteneğiyle duyduğu tüm sesleri tanımlayabildi. Böylelikle bu eseri müzikle arasına partisyon gibi teknik bir araç dahil edilmeden doğal ses aktarımını tercih ederek uyguladı. Akbar'a göre öncelikle teknik açıdan birkaç bölümün piyanoda uygulanması imkansız gibi görünüyordu. Ancak bu zorlukları piyanoda değil aklında çözebileceğine karar verdi. Ve haftalarca gece gündüz aklından geçen melodileri tekrar tekrar dinledi ve en doğrusunu bulmaya odaklandı. İşte böylesi bir maratonun sonunda Vivaldi Dört Mevsim solo piyano uyarlaması ortaya çıktı. On yıl önce Türk vatandaşı olan Anjelika Akbar'ın yorumladığı ve uyguladığı Vivaldi Dört Mevsim TURKCELL'in katkılarıyla hayat buldu. Ayrıca proje, Sony Müzik bünyesindeki SONY CLASSICAL etiketiyle yayınlanan ilk ve tek yerli proje. Türk halkı için bir gurur vesilesi olan bu önemli atılım, tüm dünyada Vivaldi rüzgarlarını estirmeye devam ettiriyor. Müziğe çok küçük yaşlarda başlayan Anjelika Akbar, insan ve müzisyen kimliğini paralel olarak geliştirdi ve hep müziğiyle dünyaya katkıda bulunmak istedi. Onun için müzik asla amaç değil, araç oldu. Duyguları uyandırmanın en hızlı yolunun bu olduğunu savunuyor. Akbar, insan, doğa ve evrenin "bir" olduğu anlayışından yola çıkarak Dört Mevsim'i piyano için uyarlarken sadece müzikaliteyi değil, bunların arasındaki dengeyi de hatırlatıyor. Zaten sanatçı, yaşamı boyunca doğu ve batı öğretilerinden hep insanın, doğanın ve evrenin bir ve tek gerçek olduğunu özümsedi.
ESERLER
İlkbahar
01 - Allegro
02 - Largo
03 - Allegro
Yaz
04 - Allegro non molto
05 - Adagio
06 - Presto
Sonbahar
07 - Allegro
08 - Adagio molto
09 - Allegro
Kış
10 - Allegro non molto
11 - Largo
12 - Allegro
0 com

Jochem Paap - Vrs-Mbnt-Pcs 9598 2


DWNLD
1 com

Slagsmålsklubben - Boss For Leader!




0 com

Clock DVA - Thirst (1981)

























Yine az öncesi uynadığım bir başka yeni günümün şu anında kafamda dönen yada beni döndüren garip bir geilmişlik hissi halen geçmiş değil. Gözlerim kapalı olduğunda gördüğüm ve aslında ne kadar da olağanüstü bir durum olduğunu bildiğimiz halde nedense üzerine pek kimsenin gitmediği yada gitmediğimiz durumlarım başında gelen rüyalar.. en etkilendiğimiz şey belki de ama farkında olmakta istemiyoruz bence. Es geçiyoruz yolda gördüğümüz onlarca dilenci gibi. Bazılarının cidden çok kötü durumda yada kötü bir halde olduğunu biliyor ama görmezden de geliyoruz genelde değil mi. Hep bir işimiz var zaten. Acilen bir yere yada birine gitmemiz lazımdır hep. Hızlıca uzaklaşırız onların yanından ve gün, zaman her zaman ki umursamaz hızlılığından ödün vermeden ilerler.. biliriz. Onlar gibi olmak hiç istemediğimizin en büyük gerçeğidir bunlar ve her daim kaçınılmaz kalıcaklardırlar. Havalar kadar insanlığımız da hep dengesiz kalmaya mahkum olucaktır. Oysa ki herşeyin farkında olmak ve olabilmek değilmidir en büyük lüksümüz ?. Değerimiz kendimizce paha biçilmez olsada, acı ve tatlı gerçekler de hep bizimle olucak ve herşeyin farkında olupta polyanna olmaya devam edeceğizdir kanımca. Hatta dün uyurken yine burnum kanadı. Ve sağ burun deliğimden gelen o nahoş tatla aniden uyanıverdim. Sonra da lavabo.

Türbanlı bir kızla evlendiriliyordum rüyamda. Hatta nişanım bile olmuş ve sanırım düğün arifesindeymişiz. Babasını tanıyor ama diğerlerini genelde tanımıyordum. Evlendirildiğim o kızı da.. Görücü usulüydü bunun adı ve ben çok acaip bir hale girmiştim olanları kendi üzerimde görünce. Bir nevi kuşbakışı, tepeden bakıyordum olanlara ve kendime. Telaşlıydı herkes. Onu da alalım, şunu da ayarlıyalım, damatlığım.. kabus gibi geldi ve ne denli korktuğumun farkına vardım. Evlilik. Beni tedirgin yapıyordu ama ciddi anlamda korku dolu olduğumun da farkına vardım. Türbanlı olduğu için mi ?. Elbette hayır. Türbanlı kızları severim. Bu sevmenin açılımı; Herkes istediği gibi yaşamalı, herkes özgür olmalı, kimse kimseye karışmamalı. O meşhur kelimeden hani; Kim kime dum duma.

Öyle bir boşluktayım ki ve öyle büyük hislerim var ki, durduramıyorum. Kötü bir şey olucağına dair ve hayatımı o durum yüzünden şekillendirmeye başlıyacağıma dair büyük bir his. Biri yada birileri hatta bir kaçları tamamen uzaklaşıcak dünyadan, yakınımdan, çevrelerinden ve herşeyden. Yazılarımda olan ve süreklelişen grisel havadan kopmadığım farkındayım ama bu renkte olması için de kasmıyorum hiç. Yada o denli bunalımvari takılan insanlardan değilim. Hayat hep kötü felsefesini benimseyen insanlardan hiç değilken, yazıların sırf bu hale gelmesi gelip geçici bir şey belki denin ötesinde bir durum bu aslında. Herşeyi her zaman olduğu gibi oluruna bırakıyorum ve başa gelenin her daim çekileceği gerçeğinin oramdan çıkarmıyorum hiç.


Clock DVA benim için önemli bir grup olduğunu bu ele aldığım albümün daha ilk şarkısında belirtmişti. Müziklerinde en ilgimi çeken şey, çıkış noktam olan Deneysel tadın olması ve bunun özellikle Saksasonla yapılmasıydı. albüm kapağında o 80'ler kokan ihtişamını ve ele alınan unsurun güzelliği de cabası. 80'lerin başında kurulan Clock DVA, Industrial yapının değer taşlarından birisi diyebiliriz. Akranları olan ve yüzlerce kişiyi halen şoktan çıkarmadan yola o dönemler bile şaşalı bir biçimde devam eden Throbbing Gristle'ın verdiği havaya dahil olan insanlar ve eleştirmenlerce üst sıralara fırlatılmış bir proje görevi görmüştür Clock DVA. Charlie Collins'in nefes verdiği Saksofonun tadı, arıza ruhunu tepelere çıkarabilen bir yapıya sahip ve John Zorn'sal tepkiler verebildiriyor sevebileceklerine. Herhangi bir iş yaparken dinleseniz bile kendisini gösteren bir müzik bu ve ben önemli bulduğum için yine bir albümü paylaşıyorum sizlerle. Ayrıca Post Punk ruhlu insanların da gayet sevebileceği türden bir durum olduklarını da es geçemeden estiririm. 1977 Sheffield doğumlu bu projeye kulak kabartın derim.

Offical Website: http://www.clockdva.com/
Dimdip Not: Yazı yazılırken kulağıma üflettirdiğim albümler ise; İlhan İrem - Romans, Tim Hecker - Radio Amor.


Clock DVA - Thirst (1981)


0 com

Ovum - Microcosmos (2008)



















Siz bunu indirekoyun, bir duş alıp geliyorum. Düş alıpta gelebilirim belki.. Belki de hiç gelmeyebilirim de. Belki de sadece ben gelebilirim. Sen de gelsen olur, ben de. Gittiğim yağmurla da gelebilirsin, kaldığın anla da. Ne olursan ol, olsun! geri gel..

























Ovum - Microcosmos (2008)


.

.

Öpücük