0 com

John Cage-Meets Sun Ra-1987



Tracklist:
1. Side A
2. Side B
2 com

Felt - Penelope Tree (1983)



Gün olarak, benden 1 gün sonra doğan arkadaşımı yakından tanıdığım zamanların ilk günü farkettim ki, kokulara karşı gayet hassas olduğunu. Yolda yürürken "of bu kokuda ne böyle. burda acaip bir şey kokuyor" gibi bolca mırıldandığını ve ikimizinde dergi sayfası kokularına hasta olduğumuzu. Ağzı, yüzü yediği ve insanların atttığı çöplerin bulaşığına dönen kediyi görünce kusmaya yakın olduğunu, kedilere karşı ayrı bir ayar olduğunu, evde kedi besleyenleri anlamadığını, her yerin tüy olduğunu ve nasıl olupta aldırış etmeden halen o kediyi evlerinde, koyunlarında beslediklerini söylenip durmuştu. Dinledim. Bazen hak verdim, bazen kendinde oluşan ince ayarı düzenlemesi gerektiğini düşündüm. Benimde bazı ince ayar alışkanlıklarım vardı ve bunlar benim belki de en büyük özgürlüğümdü. Sonra anladım ki bende kokulara karşı gayet hassas bir tavıra sahipmişim. Kendimde, atladığım yada umursamadığım bir durumdu sanırım. Geçen haftalarda girdiğim umumivari helada duran o rengarenk şeylerin ne olduğunu merak edip kokladım. Hissettiğim koku inanılmazdı. Tarif-i caizse bir nevi "Vanilin" kokudu idi. Ama tuvalet içinde hiç kokmuyor sadece süs gibi duruyordu. Naftalin sanmıştım oysa ki. Ve kokladığım anda bende oluşan o garip ve istem dışı gülümsememe de şaşmıştım. Ve tekrar denedim. Her kokladığımda gülümsüyordum. Nasıl bir durum du bu ? Anında aklıma ilkokul 3. sınıf dönemlerimde annemin kek yapmak için beni bakkala gönderip vanilin aldırdığı gün ve benim eve kadar koklata koklaya gittiğim an geldi. Detaylar ve anılar önemlidir benim için. Çok uzun yıllar öncesinde ki uffacık detayları bile hatırlayabilen bir yapım olduğu için de allaha şükrediyorum. Ha siz inançsız birisiniz ? O da olur, benim için hava hep hoş.

4. sınıftaydım. Beni tekmeyle döven öğretmenimiz "Çocuklar bugün hızlı okuma yarışması yapacağız. Okuyacağınız konu şu. En hızlı okuyan 4 kişi şu kitapları alıcaktır. Haydi başlayalım" demişti. Aslında bana işkolik diyebiliriz. Ve bu blogda kişisel dökümanlarımı dökmeyi seviyorum. Kimin okuduğunu bilmesem de. Herkesi memnun etmek imkansız olduğunu biliyoruz. O yüzden bu tür yazılar yazdığım için ağız, burun veya başka yerlerini kıvırıpta üstüne oturanlardan af buyuruyorum. Haklınız "müzik blogundan başka her şeye benzedi son zamanlar da burası" diyenleriniz belki de bolca var ama eski yazılarımda da bu tip yazılar hep vardı aslında hatırlatmasını uygun gördükten sonra, nereye gideceğini benim bile bilmediğim ve sadece yazı yazma esnasında sevdiğim doğaçlama ve anlık psikolojik durumlarımdan oluşturduğum beyinsel gücümü seviyorum. Belki de sadece onu seviyorum..

Açtım kitabı ve buldum o sayfayı. Diğerleri okula sanırım daha erken kaydolmuşlardı ki benim numaram gerilerde olduğu için zamanım da vardı çalışmaya. Başladım. Haldır haldır okuyordum ve hızı daha o günlerden seviyordum. Epey bir tekrar ettikten sonra sıra bana gelmişti. Bir başladım ki duramıyorum. Benden önce en fazla okuyan kişinin durduğu kelimeyi işaretlemişti öğretmen Zafer ve sadece 1 dakikamız vardı kendimizi gösterebilmek için. O işaretlenen yeri geçtiğimde hiç durmadan devam ediyor nasıl bir olaysa bir yandan da yanı başımda duran öğretmenin gülümseyişini yan gözümle görüyordum. Bitirdiğimde çok sevinmişti öğretmen ve 158 kelime demişti. 1. olmuştum. 4 kitabı elinde tutup yanımıza geldi ve bir yandan diğer öğrencilerin karşısına bizi geçirip diğerlerine nasihat vermişti. 4. olan eleman okulda pek sevmediğim ve en çalışkan olan çocuk Fatih'di. Arada yolda görüyorum. Adam halen coolluğundan ödün vermeden orda burda fink atıyor, o lüx kasaphanelerinde de yardımını esirgemiyor. Herneyse.. Bütün kitaplar dağıtılmış ve bana verilen kitap ise "Falaka" idi. Ne denli meşhuur ötesi bir kitap olduğunu sanırım hepimiz o günlerden beri biliyoruz. Okumuştum da pek okuma alışkanlığım olmadığı halde. Ama ne yazık ki kapağını çok beğendiğim, böyle üstünde yeşillikte çocukların olduğunu hatırladığım ve Fatih'e verilen o kitapta kalmıştı aklım hep.. Halada uktesel bir biçimde durur içimde. Şu an düşündüm de; acaba ne oldu o kitaba. Yolda selam bile vermediğim Fatih'e gidip sorsam mı. Adam bana her zaman suratından eksik etmediği cool bakışını ve gülüşünü atıcak, bende yerlerde sürünüp rezil olmaktan öteye gidemiyeceğim sanırım. Hatta bana verilen "Falaka" ya ne oldu acaba. O ucunu ve başını göremediğimiz deliklere kaçtı kesin.. Bazen çok özlüyorum eski günlerimi. Aslında hep özlüyoruz ama kahrolmaktan kurtarıyor hayatın sillesi beni yada bizi. Meşgul olunacak onca şey var ki.. değil mi ?


Konumuz olan "Felt" güzelliğine çok güveniyor ve değer veriyorum. "Indie Pop" temsilcilerinden ve "Belle And Sebastian"nın çıkış ve başlayış gücü olan bu proje, daha öncede bahsettiğim gibi 10 yıllık bir hayatı olan, o yıllar da 1979-1989 arasındadır. Lead gitaristleri ve "Felt" müzikalitesinde ki önemli atmosferik düşlerin adamı "Maurice Deebank" daha kadroda iken basılan bu albüm benim doğumuma 4 ay kala Haziran ayında çıkmış. "Felt" albümlerine devam edeceğim zaman zaman. Bu nadir bulunan bir kopya olduğu için ve "Felt" arşivi yapmak isteyenler için indirmenizin limon kadar bol faydası olduğunu belirtirim.


















0 com

M. Gira (Swans Related Project) - Drainland (1995)



















Zorla geçirdiğim kısa zaman öncesinde bir evdeydim. Yanımda en sevebildiğim bedenler kendi aralarında gülüyorlar, bende öylece onlara bakıyordum. Herhangi bir şeye dikkatlice bakmayı, konuşmaya başladığımdan beri, başlıca kişilik özelliğim haline getirdim. Yoğunlaşabilmenin verdiği derin haz duygusu beni benden alır, ötesine geçerdim. Geçerim de.

Gülmeyi, güldürmeyi, güleni seven bir yapım olmasına rağmen, karanlığa doğru ister istemez göç ediyorum sık sık. Bu bir depresyon belirtisi, moralimin sıfıra yakın olmasından kaynaklanan bir durum HİÇ değil. Burç'lara inanmayan çok fazla insna olduğunu biliyorum. İnananlarında olduğunu bildiğim gibi. Yüzyıllardır aynı şeyi yapıyorum. Çok tanıdığım, tanımaya çalıştığım yada sadece merhaba dediğim insanların doğduğun dönemleri öğrenip, aynı dönemde doğan insanlarla ilgili bir kişilik karşılaştırması yapıyorum. Ortaya çıkan sonuçlar hep tahmin ettiğim, yani aynı dönemden doğan insanların, aynı durumlardan haz aldığı hatta olayın bir abartılı boyutuda, aynı dönemde nedensiz yada az nedenli olaraktan, halk dilinde bunalım denilen hale girişmeleridir. Deneyin. Bir kaç defa deneyin. Ama deneyin.

Askerlik sonrası gün geçtikçe insanlardan uzaklaştım. Bazen de çok yakınşlaştım. Bazen dokundum, bazen tiksindim. Bu karmaşanın başlıca nedeni, askerlik sonrası öğrendiğim "İnsanlara karşı güvensizlik" duygusundan mı kaynaklanıyordu bilemiyorum. Yoksa mükemmeliyetçilik felsefesini beynimde taşıyan biri değildim, değilim. Öyle bir şeyin olamıycağını senin gibi bende biliyor ve biliyordum. Ama elimden bir şey gelmiyor, onlarda başta beni anlamasada sonradan ben laf atmadan hiç laf atmıyacaklarını öğreniyorlar ve hizmete sunuyorlardı. Herşeyi hazır kıta bekleyen yapıma, çok hareket etmediğimden doğan bir göbek de edinmiştim. Bir süredir eskisi gibi yiyemiyor ve gün geçtikçe her şeyden ve herkesden uzaklaşmaya ne yazık ki devam ediyorum.. Verilen değerlerin dönüş biletini ellerimle kesmediğim için belki de bu hale gelmiştim. Belki de.. Ne istiyordum, ne istemeliydim. Hiç bir şey bilemiyor, hiç bir şeyin farkına varamıyor, herşeyin farkına varmaya devam ediyor ve ediyordum.

Değişimi de sevmiyor, sevemiyordum. Değişenleri de sevmiyor, sevemiyordum. Sadece kendimi düşünemiyor, hep onlara yardım etmeye devam ediyor ve ediyordum. Ediyorum da. Yıllardır beklenilen o an bile gelse, eski heyecanımın bir daha geri gelmemiyeceğini çok iyi biliyor ve bilmeye devam ediyorum. Uzatmanın bir anlamı yok.. Ben hep ordayım, ulaşılabilen beden, burdan el sallarken.. Adresim aynısı, marketin karşısı eklemesini yapıyordum..



















Dinlediğim ve beni yerden yere vuran albümler listesinden olan bu albümle tanışmam çok geç olsada, birbirimize çok çabuk alıştık ve tamamladık. Kullanılan ve ele alınan sesleri duyduğumda donuklaştığım gibi etkisini kaybetmeyen de özel olan bir özelliğide mevcut benim için. "Swans" 90'ların ortasından dağılıp, sevenlerinin salya sümük ağlamasına neden olduktan sonra, 2 baş adam ama birinin vajinası olan "Jarboe" solo albümler yaparken, 1954 goğumlu "M. Gira" yani tam ismiyle "Michael Rolfe Gira" hiç boş durmamış ve ilk solo ayarındaki olan bu üretimini 1995 yılında kendi müzik firması olan güzelim "Young God Records" etiketiyle "Swans" sevicilere ve sevmeye yeni başlıyacak olan bedenlere yansıtmıştır.

Albüm herşeyiyle güzel ve özel olduğu halde, "If you carry the light for me, through oceans of melting steel" diye gırtlaktan bağıran adamımın vokal tonajı, altyapısı ve beste düzenlemesiyle beni benden zaten o an almıştı. 80ler başında hırçın olan "Swans" müzikalitesi gün geçtikçe softlaşırken sonun yaklaştığını hissedenler için bu albümün çıkması sürpriz olmadığı da kesin bence. Bir elimdeki parmakları geçmeyen adamlarımdan "M. Gira" her zaman yapıcağını yapmaya devam etmesi dileğiyle, peronda ki boş trenler gibi beklemeye devam ediyorum..


M. Gira (Swans Related Project) - Drainland (1995)

1. You See Through Me
2. Where Does Your Body Begin?
3. I See Them All Lined Up
4. Unreal
5. Fan Letter
6. Your Naked Body
7. Low Life Form
8. If You...
9. Why I Ate My Wife
10. Blind -


7 com

DNA - Last Live At CBGB (1993)



Az önce uyandığımda 06:30 bile yoktu. Oysaki, gece yatmadan önce yorgunluktan hissettiğim belimin zor tutması ve aşırı yoğun bir iş temposu yaşadığım Cumartesi gecesi ateşi bile bana fazlaydı.. En azından biraz daha fazla uyuma isteğim vardı 23:30'da yatmama rağmen. Ama uyuyamıyor, uyuyamıyor, uyayamıyorum. Alışkanlıktan olsa gerek aynı saatte kalkma durumlarımız. Ayrıca sevmiyorum uyumayı, uyuyupta öğlen kalkmayı, koca günün yarısını bitirmeyi. Hiç bir şey yapmadan hemde. Hiç bana göre değil. Gece geç de yatsam, sabaha erkenden uyanıyorum yine. Herneyse, iyice uzattığımın farkındayım..

Uyanmamın saniye öncesi şöyle bir konuşma duydum rüyamda. Tanımadığım bir kadın telefonda birine anlatıyordu. "Ohoo çoktan başladı bayram, 8'de başladı ve hemen kasnak gösterisine başladılar, devam ediyorlar". Bayram ? "19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı" idi bunun nedeni. Gerçi ne alakaydı bu tarz bir rüya görmem onuda hiç bir zaman anlıyamıyacağız sanırım. Rüyalar her zaman çok garip. Hepimiz için belki de.. Habercisi olduğuna inandığımız olaylarda olmuyor yada gerçekleşmiyor da değil hani. Pek çok kez rastlaştım bu duruma. Ve yine gülümsedim olduğunda. Uyandım. Hani şöyle bir düşünce vardır "Sabah, sabah ne dinlesem gider şimdi, beni ne açar, ne uykumu getirir, ne dinlemeliyim vs. vs.". Bu soruyu kendime sormuyorum. En azından psikolojik durumumu düşünüpte açtığım müzikleri saymayalaım. Ne açtım ? "Windy And Carl" ikilisini. Pek çoğumuza göre, sabah sabah uykusunu tekrar getiricek olan bir müzik icra ediyorlar. Karanlığa yakın bir Ambient, Drone, Experimental, Shoegaze, Post Rock karması olan müzikal anlayışlarında ki samimiyeti, herşeyi ağırdan almalarını, sözlerin hep geri kalmasını, bolca ses üretmelerini ve pazar günleri sabahı olan o insansız, telaşsız, sessiz ve donuk gözlerle size bakan iki çift göz misali halini çok seviyorum sokakların. Öyle mutlu oluyorum ki. Caddeler de yere uzanmak istiyorum belki de. Yoksa insanları sevmiyormuyum ? Çok sıcak kanlı, samimi, paylaşımcı, yardım sever, ara bulucu vs. vs. gibi tanımlamalar duydum birilerine beni anlatırlarken. Öyleyimdir de.. Ama her daim bin tonluk bir yalnızlıkla yapıyorumsanırım tüm bunları ve öyle gösteriyorum görülen yerlerimi..

19 Mayıs 2002 sabahıydı. Erkenden uyanmalıydık ve bazılarına göre oturduğumuz kasabada ki en entel tipler olaraktan toplaşıp, öylesine gezip muhabbet etmeliydik. Uyandık da. Uyanmanın öncesi hava kararmıştı ve ben o gördüğüm açık yeşil tonları olan, gördüğümde vurulduğum tişörtü almalıydım. O yaşıma kadar ilk defa bu kadar güzel bir tişörte sahip olucaktım. Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp babamdan o tişörtü almak istediğimi ve para istediğimi söyledim. Bu bile kendimden büyük ödün verdiğim anlamına gelmişti. Ama almalı ve üzerimde görmeliydim. Benim olmalıydı. Kapanan tezgahı açtırmak zorunda kaldım sırf o tişörtü alabilmek için ve biraz da anlayış göstermeleri için yakardım tişörtü satan karı-koca'ya. Halimi anlayıp, olduğu yerden çıkarıp bana verdiler ve alışveriş bitmişti. Sabah olmuş, güneş ışınlarını pencereme vurmuş, bir an önce kalkmıştım. Hafif soğuktu ama sadece o tişörtü giymeliydim. Giydim ve dışarıya çıktım. Günün ve dış dünyanın aydıklık olmasıyla, tenimin beyazlığı ve tüylerimin sarılığından gelen parlaklıkla olağanüstü görünüyordum. Tişört benim için daha büyük değere binmişti ve gerçekten çok yakışmıştı. Yolda giderken hep dükkanların vitrininden kendime baktım sanırım.. her zaman ki gibi. Kendimi seviyorum evet. Bencilliğin yakınından geçmeyen bir sevgiyle.
Ve 4 kız, 4 erkek olarak buluştuk. Bayram yerinde öylece gezip muhabbet ettik, yüzlerce kişinin arasında. Ama kasabada dikkat eken 3 erkektik. Saçlarımız uzun, iki tanemiz küpeli, allaha şükür yüz güzelliklerimiz de yerindeydi ve ülkü ocağı tayfasının baş gıcık olan tipleriydik. Aldırmıyorduk. Buluştuğumuz da, aldığım ve artık benim olan tişörtüme yapılan yorumlar ve ne denli yakıştığını onlardan duyduğum sesli sözleri, her zaman ki mütevaziliğimle kabul edip gülümsemiştim..

Sonra şöyle bir ses geldi ve olduğumuz yer bayram yerinin çıkış taraflarındaydı ki insan da azdı. "Şişşt! Koray bir gelsene, bir şey konuşucağız". Bende arkadaşı olarak yanlarına gittim ve onlar 4 kişi ülkü ocağı adamlarından hatta 1 tanesi en pis adamıydı. Sonuçta bayram yeriydi ve anca 2 laf söyleyip giderler diye düşünüyorduk. 3 Erkek onların yanındaydık. 1 Tanemiz ise daha önceden onlarla ufak bir tartışması olmuştu. O yüzden yanımızdan gitmiş ti. 4 Kız ise bizi hemen karşı kaldırımdan izliyordu meraklı gözlerle.. Onlar devam etti: "Anama küfretmişsin Koray bıdı bıdı bıdı (Ki genel anlamda ülkü ocağı tayfasının en unutulmaz ve kilişe ötesi bir lafıdır bu, sevmediği bir adamı tartaklayabilmesi için küçük beyinlerin yapabileceği en büyük cümle belki de)

- Ne küfretmesi kardeşim. Ben seni tanımıyorum bile (Ki elbette şahsen tanımıyordu/tanımıyorduk)
- Kes çeneni anama küfretmişsin diyorum, sen nasıl küfredersin laan. Çat! (Surata bir tokat).

Bu arada bunu yapan elemanı ilk okuldan tanıyordum. Karşı sınıfımdaydı sadece ama o zamandan belliydi cüssesi ve ensesi kalın olucağı.. O an öyle bir tokat ses geldi ki birebir hiç bir zaman öyle bir ses duymamııştım ve bir daha da hiç duymadım da. Eli çok ağırdı.

- Seni tanımıyorum diyorum. Naapıyorsun ?
- Kes lan sesini, Nasıl küfredersin bıdı bıdı bıdı. Çat! (Bir okkalı tokat daha)
- Bak seni biliyorum. Sanayi de çalışıyorsun, hiç iyi olmıyacak bırak diyorum. (Ki eskiden ülkü ocağından bir sürü arkadaş edinip sonradan kendini ordan çeken ve 360 derece boyut değiştiren bir adamdı Koray. Arkası halen istese sağlamdı belkide. Hatta bir eniştesi vardı, herkesi tanıyan cinsinden hani)

Ben.. Hiç bir şey yapamamamın verdiği donuklukla sadece bakabiliyordum ve karşımızdaki kız arkadaşlarımızda telaşlıca bakıyorlardı. Hafiften duruluyor gibiydi muhabbet ve kızların yanına gidip 2 kelam edip geri dönmüştüm onların yanına. Bu sefer o en pisleri olan hani, benimle konuşmaya başlamıştı. Ki daha öncelerinden bir kaç muhabbetim olmuştu ufak çaplı kötü olmayanından. O an dediklerini pek hatırlamıyorum. Kısa olan boyumun omzundan tutup hemen yanlarında duran beyaz arabaya doğru yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Tip ve müzik dinleme anlamında gayet normal olan arkadaşım ise sadece olanları izliyor ve bir şey yapamadığı için sinir oluyordu. Derken.. Çat, çat, çat diye 3-4 defa en okkalısından tokatlar yemiştim ve biri sol kulağıma gelmişti. Aşırı çınlıyordu. O an dediği hiç bir şey duyamadım o yüzden. Hemen yanında ki ben boylarda olan arkadaşıda bir kaç tokat salladı yüzüme. Doymuyor, vurdukça vuruyor bir yandan klasik ve içinde her daim İBNE kelimesi geçen o küfürlerinden yapıyorlardı. Saçlarım uzundu ve tokam ucu ucuna tutuyordu. Burnumdan oluk oluk kan akıyor, üst dudağım neredeyse patlama anına gelmişti.. Sadece yürüdüğümü ve Koray'ın "yapmayın, yapmayın, bırakın onu" gibi laflar söylediğini hatırlıyorum. Arkamdan küfretmeye devam ediyorlardı. Normal tipli arkadaşım da ben yürürken onlara 2-3 laf etmiş ve ona bir şey yapmamışlardı..

Tişört.. Tişörtüm dü hani. Her yeri kan olmuştu.. Yeşille kırmızı karışmış ortaya berbat bir şey çıkmıştı. Artık onu sevemezdim, giyemezdim. Hep o anı hatırlıyacaktım ve aileme bu durumu söylemiyecektim. Polis hiç bir işe yaramıyordu çünki. Biliyorduk. Onlara yapmaya devam ediceklerdi yapıcaklarını. Çoktular. Çok. Biz ise fazladan azdık. Az.

İlk bulduğumuz çeşmede suratımdan kanları temizlediğimi, saçlarımı toparladığımı ve o esnada yine 4 kız, 4 erkek olarak bir cafede şoku atlatmaya çalıştığımızı hatırlıyorum. Kızların hepsi gayet şokta "Ah canım, allah kahretsin onları, bazen bakamadım yüzümü kapattım" gibi laflar ediyorlardı. Sadece biri, bana yanık olanı: "Yoo, ben gayet baktım valla herşeye, hiç de yüzümü kapamadım" dedi. Daha sonra ki günlerde peşimizi uzun süre hiç bırakmadı ülkü ocağı tayfası, nerede birimizi görseler girişmeye başladılar. Hiç bitmeyecek gibiydi, psikolojiken batık durumdaydık. İntihar vs. herşeyi düşünür olmuştuk belki de. Dışarı çıkaamıyor, int. cafeye bile belirlediğimiz sokak aralarından gidiyorduk. Öyle yapmamız gerekiyordu. Onları gördüğümüzde hemen yol değiştiriyor, ya bir yere saklanıyor ve her zaman korkuyorduk. Polis halen hiçti bizim için. Daha sonra ki olan bir olayda polise gidildi de ne oldu. Hiç bir şey.. Yapıcaklarından vazgeçmeyen bir çoğunluk söz konusuydu. "Ne yani sırf sizi tipiniz için mi dövdüler, siz hiç bir şey yapmadınız mı" gibi çok leziz bir de soru sormuşlarmış hatta.

Daha sonraları öğrendim ki, ben çeşmeye doğru yürüdüğüm esnada kızlarda arkamızdan geliyorlarmış, onlar ise: "Hadi şunları bir daha dövelim bıdı bıdı bıdı" diye söylenip arkamızdan geliyorlarmış ki kızlar da hemen yol değiştirip bayram yerine doğru yürümüşler ve onlarda arkamızdan gelmekten vazgeçmişler. Herhalde kızlara rezil olduk onlarda bizi umursamayıp gezmeye devam ediceklerini düşündükleri için arkamızdan gelmemişler sanırım.. Hani o bana yanık olan kız ise bir süre sonra o tayfaya yakın biriyle çıkmaya başladığını duydum benden yüz alamadığı için belkide. Garipti. Onlara normal gelen tipli arkadaşımın bekar evine gidip tişörtü çıkarmış ve başka bir tişört giymiştim. O tişörtte o evde kalmıştı ve bir daha giyemiceğimi belirtmiştim ev sahibine ve kendime. Yıllar sonrası rastladığım bir fotoğrafta gördüm o tişörtü. Ev sahinin kardeşi giymiş, arkasını doğayı aldığı ve gülümseyen bir poz vermişti. Sadece baktım, baktım ve baktım..





















Yazıyı yazarken aslında çok garip ama bana garip gelmeyen ve bu tür duurmlara alışık olduğum bir durum oluştu. "Windy And Carl" dinlediğimden bahsetmiştim hani ve o çalıyordu o esnada. Tam da "Tokatların biri kulağıma gelmiş ve kulağım aşırı çınlıyordu" kelimesini yazacağım anda dinlediğim şarkıdan aynı türde bir ses geldi.. Sadece gülümseyip yazıya devam ettim.

Bir misyonerin oğlu olarak Brezilya topraklarından doğan gitarist-vokalist "Arto Lindsay" Amerikan vatandaşlığına üniversiteye gitmek için geçmiştir. 1978 dönemi kurulan "No Wave" olayı "DNA" pek uzun soluklu bir proje olamamış ama seven insanlarca çok fazla etkileşim bırakmıştır. Bayan davulcuları "Ikue Mori" 17 Aralık 1953'te Tokyo'da helloyu çakmış, 2000 yılında yanına "Sonic Youth"dan "Kim Gordon"ı, yine önemli bir isim olan "Dj Olive" ile bir üçlü olmuş ve SYR serisinden "SYR 5" olayına adlarını müzik tarihine kazımışlardır ki merak edenler için Ychorus içi bir aramaya davet veririm.
Sonic Youth - SYR 5 olarak. Bassistleri olan 1952 Ohio doğumlu "Tim Wright" ise New Wave, Post Punk, Experimental Rock, Art Punk tadlarını dokunuş yaptıran Ohio'lu grup "Pere Ubu" güzelliğine rastgelmiştir. "Arto Lindsay" zaten çok üretken biri olaraktan solo albümlerine imza atar ama ne hikmettir ki "DNA" tadıyla uzaktan, yakından alakası olmayan ama yinede çok leziz olan huzursal kayıtlar yapar. Çalıştığı bazı isimler ve albümlerde çalan konuk müzisyenleride şöyle bir sıralayıp yazıyı bitirmek istiyorum artık. Ayrıca bir not düşmekte fayda görüyorum ki o da, 1973'te kurulan ve onlarca Punk tadlı projelerin sahne aldığı ama 2006'da kapanmak zorunda olup pek çok insanı hüzüne boğan, o güzelim mekan "CBGB "de verilen bir konser esnasında kayıt altına alınmıştır. Albümün basılış tarihi 1993'tür ama elbette konser o zaman verilmemiştir. Zaten 1982 dönemi bu grubun bir arada olmasının üstüne bir el fatiha çoktan okunmuştur.

"Arto Lindsay" ile çalışmayı gönül borcu bilmiş olan insanlar: John Zorn, Marc Ribot, Ryuichi Sakamato, Brian Eno, Peter Scherer, Vernon Reid, Bill Frisell, Blonde Redhead'den Amadeo Pace ve es geçilemiyecek güzellik Ambitious Lovers projesinden baş adam olmayı uygun görmüş 1984-1991 arası 3 albüm kaydetmiştir. Lounge Lizard kadrosunda yer almış, daha pek çok yere imzasını basmıştır.. Offical Website: http://www.artolindsay.com/


"DNA".. Dağınıktır, kirlidir, rahattır, hırçındır, salmışlıktır, kan dolaşımıdır, haykırışdır, isyandır, güçtür, yerlerde süründürür.. bazende güldürür.

Dimdip Not: Yazıyı yazmam 3 saat sürdü, dinlediğim albümlerde şunlardı:
Windy And Carl -
Windy And Carl -
Xela -



.

.

Öpücük