Geçtiğimiz Temmuz-Ağustos sayısı olan, Bant'ın 60. sayısın da, benimle yapılmış olan bir Röportaj olayı yer alıyordu.. Görmüş, okumuş ya da duymuş olanların dışındakileri düşünürekten, Röportaj'ın tam halini yani dergi de basılan kısmından daha uzun olan halini sizlerle paylaşmak istiyorum.. Bant'ın 61. sayısı geçen hafta raflarda ki yerini alınca, böylelikle zamanının geldiğini düşündüm.. Sabırlı okumalar diliyor, bir kaç kelamınızı bekler oluyorum.. 80'ler de çektirdiğimiz bir Ychorus kadrosu fotosunu da sizlerle paylaşmaktan kıvançlık duyarım sanırım. Hadi biri beni bulsun misal..
*Ychorus'u ne zaman ve ne gibi motivasyonlarla başlattın(ız)?
Sıcaklar bitmek üzereydi; Ekim 2007 idi tarihte. Yıllarca müzik dergileri okuyan bir ben ve bana yoldaşlık eden eski bir dostumla giriştiğimiz bu olayın çıkış nedeni; olanaksızlıklardır. Müzik dergilerin de tanıtımını okuduğum bir müzik grubunun albümünü bulamamam ya da maddi imkansızlıklardan dolayı bulsamda alamamam, nereden bulucağımı bilememem, ne tarafa yönelmem gerektiğini anlamam ama o tarafın nerede olduğunu bulamamam, ilgi alanım da olan konserlerin genel bilgilerine tam olarak nereden bakıcağımı bilememem, dinlediğim müzikle alakasız ötesi düşen küçük bir kasaba hayatını mecburen yaşamamdan kaynaklanan sorunla; ülkemizde oluşan müzikal projelerin varlığından bir haber olmam ve aynı müzik zevkine sahip insanlarla iletişime geçmek istemem.. Bunları düşünerek ve benim gibi zamanın da zorluk çekmiş ama müzik heyecanı tavan olan insanlara yardım ve yataklık etmek amacına bürünerek, istekli kalp atışlarımı güçlendirip, hayallere dalma isteğiminin beni yalnız bırakmadan tüm yaptığım eylemlerde yanımda olması, bazen beyaz, bazen de siyah olabilen, olmak isteyen tüm insanlığa ve kendime dair girişimlerimin en büyük göstergesidir Ychorus.
*Blog'a giriş yapan ekip nasıl oluştu? Bu ekibi genişletmeye açık mısınız?
Blog'u düşlediğimden beri yanımda var olmasını istediğim, aynı kafalı olduğumuzu anladığım ve yazarlık daveti gönderdiğim toplam 50 yazar gelip, geçmiştir sanırım. Pek çok il'den ve Rusya, İsveç, Almanya gibi farklı ülkelerden de olan bu yazarlar, zaman için de sırtlarına aldıkları yaşamlarının yükünü, istem dışı depresifleşmeleri ve salmışlıkları yüzünden, bir süre bize yoldaşlık edip, daha sonra da yazarlar kısmın da dekor olarak durmaları yerine blogdan çok üzülerek ayırdığım nadide insanlardı. Şu an toplam 8 kişiyiz. Bazıları daha bir kaç ay öncesi bize katıldı, bazıları ise ilk günlerimize yakın bir zamandır bizlerle. Aslında eskisi kadar ekibi genişletmeyi düşünmüyorum ama yine de müzik zevkine hayran olabileceğim ya da gerçekten birlerine bir şeyleri farketirmek adına, tanıtmak ve paylaşmak isteğiyle, heyecanla eylem yapabilecek insanlar karşıma çıkarlarsa diye 'neden olmasın'ı aklım da bulunduruyorum. Tek yapılması gereken, bana Ychorus üzerinden ulaşmalarıdır. Sevinirim. *Ychorus'ta müziğe dair neler bulunabilir? Ychorus olarak ne gibi söylemleriniz var?
Ychorus, müzikal anlamda çok geniş çaplı bir paylaşım parkı. Çıkış noktamız ise deneysel müzik. Buna açıklık olarak; Ambient, Drone, Noise, Industrial, Experimental, Shoegaze, Post Punk, Post Rock, Indie Pop, Psychedelic, Electro-acoustic, Slowcore, Modern Classical, Lo-fi, Free Jazz, Freak Folk, Avantgarde, 90'lar Türkçe Pop, Screamo, Electronica, Glitch, Other ayarı ve bu türlerin bir alt komşularından oluşan müzik projelerini tanıtıyor, etkinliklerinden haberdar ediyor, bazılarına röpt. yapıyor ve özellikle ülkemizden çıkan müzikal olayları ilgiyle ve heyecanla takip edip, insanların beynine sokmayı görev biliyoruz. Kaset, CD, Plak'lara verdiğim değer ise en sevdiğim özelliğim ve ayakta durabilmemi sağlayan en büyük itci gücüm. Onları elimde hissetmem, meraklı gözlerle albüm kartonetine gömülmem, yüzüme yaslamam ve para biriktirip onlara sahip olmamın verdiği heyecan, hayata dair duyduğum heyecanın çok üstün de oldu çocukluğumdan beri. O yüzden, orjinal albüm satın alma işlemlerinin ve arşivciliğin daha da yükselmesini diliyor, etrafımdakilere aşılamaya ve elinden tutmaya devam ediyorum. Türkiye'den çıkan ve tokkat etkisi yaratan harika müzik projeleri var. İnsanların, yerli oluşumlara daha çok ilgili olmaları için, kurulduğumuz günden beri büyük bir ateşle onları destekliyor ve elimden gelenin fazlasını yapmaya çabalıyorum. Bu zamana kadar 142 ülkeden, toplam giriş sayımız 2 buçuk milyon kişi oldu ve gün geçtikçe çoğalmaya devam ediyoruz. Günlük 1000'nin üzerinde gözlemleyenimiz var. İnsanların bana bir şekilde ulaşıpta "abi, şu türlere seninle başladım ve o türler de kayıtlar yapıyorum, çok teşekürler her şey için" demeside beni daha canlı,hayata ve sitede yaptıklarıma karşı daha güçlü hissettiryor. Bunun yanında, site üzerinden linkini görebileceğiniz bir de "Ychorus Metal" adlı müzik blogumuz var ki; bir kaç yüz kişinin yaşadığı bir köyde doğup, büyüyen ve hala orada, tarlada çapa yapan, marangozculukla yaşamını sürdüren bir dostum ilerletiyor. Kendim de aynı duruma yakın olduğum için, kaçık olduğunu düşünemedim bir türlü.
*Blog'la ilgili gerçekleştirmeyi düşündüğünüz yakın gelecek planları var mı?
Site, blogger üzerinden yayın yapmaya halen devam etmekte ama ychorus.net olduk ve yeni halimize bürünmek adına, blogspot üzerinden dışa çıkacağız. Tasarım ve bazı düşüncelerimiz üzerine halen kafa yoruyoruz. "Ychorus Lİve" adlı, serisel etkinliklerimizden 2 tanesini gerçekleştirdik İstanbul'da. Daire 2: General Gramofon, Kim Ki O, Barış Açıkgöz, Emre Aksoy ve Entertainment For The Briandead, Kadıköy'deki 6:45 Gram Bar'da gerçekleştirdiğimiz 2 gecede bizlere eşlik edip, destek verenlerdendi. İstanbul'da ve zaman içerisin de olabilecek olan, farklı illerde de bu geceleri devam ettirmeyi düşünüyoruz. Bir süredir, site üzerinden gerçekleştirdiğimiz radyo yayınlarımıza ara vermemizin nedenini unutturacak olan yeni bir radyo girişimimiz de taslak halinde onarılmaya devam ediyor. Hayat, çoğu şeyimizin kanatıcı yarası olmaya devam ederken, yaralarımızın kabuklarını hep beraber yolmaya ya da sarmaya devam etmek adına, hepimize ve yeni tanıyacağımız takipçilerimize..
*Senin çok sevdiğin, takip ettiğin müzik siteleri ve müzik blogları hangileri?
Arşivcilik duygusun kabartısını beynin de hissedenlerin yeri olan Discogs, yan artistlerini ya da bire bir dinleyen varlıkları takip etmek adına Last FM, bazı, bazı Myspace, albüm tanıtımı ve ilerisi için de; Dark Ambient, Harsh Noise, Power Electronics, Death Industrial, Field Recording, Free Improvisation, Drone Doom, Cold Wave, No Wave, New Wave, Dark Wave, Twee Pop, Chamber Pop, Dream Pop, Post Hardcore, Noısecore, 90'lar Emo, Celtic tadlı blogların takipçiliğin yapıyorum google üzerinden. Evet, search ve öpücük.
Bir kaç hafta önce karar verip, uygulamaya geçirmeye çalıştığım; hayatımda ilk defa yaptığım bir olay bu röportaj. Çok amatörce oldu... Ezgi-Atacan ve Murat a ayrı ayrı teşekkür ediyorum beni kırmadıklarından dolayı...
(okumadan minik bir not: bana gönderilen metne dokunmadan, öylece koyuyorum)
İlkin şunu sormak daha makul gibime geliyor, Kırık Çizgi nin elemanlarının birbirlerine uzak mesafelerde hayatlarına devam etmeleri grubun gidişatını nasıl etkilemekte? Birbirinizi görmüyor olmanız müzikal yaratıcılığınıza ve gruba nasıl yansıyor? Sonuçta bambaşka mecralarda olmanın verdiği hissiyatı ve hayatınıza yansımalarını da es geçemeyiz herhalde?
Farklı şehirlerde olmamız çalışmalarımızı yavaşlatıyor. Aynı şehirde yaşasaydık çalışma imkânlarımız açısından bu bizim için bir avantaj olurdu. Yinede bu duruma iyi tarafından bakmaya çalışıyoruz. Uzakta olmamız nedeniyle birbirimizi ve birlikte müzik yapmayı çok özlüyoruz, buda bir araya geldiğimizde her şeyi daha keyifli yapmamızı sağlıyor.
Farklı yerlerde yaşayarak, bir yerde bambaşka hayatlar yaşamış oluyoruz. Bize göre bu bizim müziğimize farklı bir katkı sağlıyor. Birbirimize anlatmak, müziğimize yansıtmak istediğimiz farklı yaşantılarımız oluyor buda yaptığımız işlere yansıyor. Bir bakıyoruz herkes anlatmak ya da yapmak istediğinin dışında, ama ondan daha güzel bir şey ortaya çıkarmış.:)
Farklı şehirlerde yaşamamızı müzik yapmamızı önünde bir engel gibi görmüyoruz Kırık Çizgi olarak daha birçok şey yapmak istiyoruz ve bu yüzde hala devam ediyoruz.
Ve yine mesafenin uzaklığından devam edersem, hatta biraz daha kişisel sormam gerekirse; okul durumlarınız ve ilerisine dair ufukta ne görünüyor?
Murat: Benim okulum Haziran’da bitiyor, daha sonrasına dair ufuk biraz bulanık gibi, ama ufukta yüksek lisans görünüyor.
Ezgi: Ben önümüzdeki sene yine Amerika’ya gideceğim 1 sene daha orda devam edeceğim okula. Sonrası biraz karşıma çıkacak fırsatlara bağlı ama benim içinde yüksek lisans yapmak kaçınılmaz gibi.
Atacan: Okulum bu sene bitiyor. Önümüzdeki seneler içinde de yüksek lisans yapmayı düşünüyorum. Bakalım, henüz hiçbir şey belli değil. Birçok plan var ama henüz düşünce aşamasında.
O zaman önümüzde iki farklı Kırık Çizgi dönemi olacak diyebiliriz… Öncelikle Ezgi ara verene kadar grupça neler yapmayı planlıyorsunuz? Ve daha sonrasında, buna paralel Kırık Çizgi’ nin elemanları grup dışında farklı projelere vesaireye dair neler düşünmekte?
Ezgi gidene kadar Kırık Çizgi olarak yapmak istediğimiz tonla şey var. Kafamızda netleştirdiğimiz en yakın plan yeni bir kaç şarkı kaydetmek ve bunlardan birine video yapmak. Bunun dışında kesinleşmeyen ama yapmak istediğimiz daha birçok şey var ama kesinleşmeden söylemesek daha doğru olur. Söyleyip söyleyip yapamamak istemeyiz. .) Bunlar dışında daha çok konser vermek istiyoruz. Özellikde İzmir’de ve Eskişehir’de :). 2004te bir kere çalmıştık İzmir’de çok güzeldi, tekrar orada çalmayı çok istiyoruz ama bir türlü gerçekleşmiyor. İlgilenenlere duyurulur. .)
Murat: Benim tek kişilik bir projem olucak, bir kaç şarkı hazır, kaydetmem ve daha çok çalışmam gerekiyor sadece. Bunun dışında yakında gerçekleşecek bir iki proje daha var, onlar için de şu an beklemedeyim.
Ezgi: Ben göçebe hayatı yaşamak zorunda olduğum için maalesef çok uzun soluklu planlar yapamıyorum. Kafamda yurtdışına ilişkin bazı projeler var ama henüz sadece kafamda .) Umarım gerçekleştirebilirim, eğer olursa zaten bir şekilde duyururum.
Atacan: Okul durumunda olduğu gibi planlar, projeler var ama şu an belirsizler. Gelecek söyleyecek bize neler olacağını.
Peki 29 Ocakta Peyote de bir konseriniz var. Bunun akabinde, Üçünüzün İstanbulda buluşması nasıl oluyor? Konser zamanlarınız mesafelerin kalkmasından ötürü daha mı doyurucu oluyor?
Eger konserden önceki haftalarda boş vaktimiz olursa, haftaiçi veya hafta sonu Eskişehir’de buluşuyoruz. Eskişehir’de buluşmak hem manevi hemde maddi açıdan rahatlık sağlıyor bize. Birbirimize çok yakın yerlerde oturuyoruz, ulaşım yok, studyolar ucuz, birbirimizle ve ailelerimiz ile daha cok vakit gecirebiliyoruz vs vs. 29 Ocaktan bir hafta öncede hepimiz Eskişehir’de olacağız. Eski ve yeni şarkılara çalışacağız. Aksine, Eğer Eskişehir’de buluşacak zamanımız olmuyorsa konserden bir gün önce ya da konser günü Ezgi ve Atacan İstanbul’a geliyorlar. Evde biraz dinlenip, bir yerde prova yaptıktan sonra mekâna gidip soundcheck i hallediyoruz, birseyler yedikten sonra konsere çıkıyoruz. Sonra eve gidip yorgunluktan bayılıyoruz. .) Bir gün sonrada geri dönüyorlar. Bu çok yorucu oluyor, fakat diğer türlü konser vermemiz epey zorlaşıyor. Yinede, konser vermemizde bizim bir araya gelmemiz ve çalışmamız demek. Bu yüzden yorgunluk çok sorun değil.
Myspace in yararları oluyordur tabii... Bu bağlamda Slusaj Natglasnite’ ı da size sormak isterim, aralık ayında Peyote de verdiğiniz konserde Zdenko yu da dinleme/görme şansım olmuştu, Hırvat, elektronik bir Proto Punk etkisi vardı sahnede... Siz ona ve şirkete(!) nasıl ulaştınız? o süreç nasıl gelişti? ve sonrasında gruba ne tür getirileri oldu?
Zdenko bize myspace üzerinden ulaştı. Toplamasında yer almamızı ve kayıtlarımızı basmak istediğini söyledi. Kayıtları yaptıktan sonra cdyi bizimle beraber, Zdenko da Hırvatistan’da bastı ve dağıttı. Bu süre zarfında sürekli iletişim halindeydik. Geçtiğimiz Aralık ayında da İstanbul’da bir konser, bir de djlik ayarladık. Geldiğinde Arka oda’da DJlik yaptı ve Peyote’de bizimle ve Kim Ki O ile beraber çaldı. Peyotede ki performansı oldukça ilginç bir o kadar da güzeldi; sesçisi Hrc altyapıları hazırlıyor Zdenko’da bunların üzerine vokal yapıyor. Aynı zamanda geldiğinde iki mekânda da stant açtı, zaten Zagrep’te de çoğu konserde de stant açıyor ve insanlarla orada tanışıyormuş. İki çanda, Cd, plak ve kitapla geldi. O iki çanta içinde Yugoslavya’dan Amerika’ya her yerden topladığı müziklerle dolaşıyor ve bu müziklere ulaşılabilmesi çok zor. Dolayısı ile taşıdığı çantalar bir nevi hazine gibi, bu yüzden kapağını açıp içine girdiğinde çıkması oldukça zor oluyor.:) Mesela, Türkiye’den örnek verecek olursak; Zdenko nasıl yaptıysa Ayyuka’nın stüdyoda doğaçlama çaldıkları bir kaydı basmış, Ayyukadakilerde bile olmayabilir o Cd.:). Türkiye’den ayrılırken de kafasında birçok planla yola çıktı, sanırım yaz bitimine kadar bir kısmını beraber gerçekleştireceğiz. Bize de çok katkısı oldu Zdenko’nun . Yaptığımız müziği bulunduğu coğrafyaya ulaştırdı, şarkılarımızı radyo programlarında çaldı ve akabinde Slovenya ve Hırvatistan’dan orada çalmamız için mesajlar gelmeye başladı. Bu arada söylemekte fayda var, Deform Müzikte ve Moda’da bulunan Kutu kafe de bazı Cdleri satılıyor. Buralara gidip dinleyebilir ve satın alabilirsiniz.
Kırık Çizgi nin bir de tişörtleri var ve sanırım tişörtlere sahip olanların bir de ayrıcalığı varmış?
Evet, tişörtlerin hepsi el yapımı. Hepsini tek tek kumaş kalemiyle çizip, kumaş boyasıyla boyuyoruz. Epey bir mesai harcadık bunun için. .) Bitmek üzereler, sayıca az kaldılar. Tekrar tişört yapacağız fakat bizi bu kadar uğraştıracak bir iş olmayacak.
Tekrar ilk zamanlarınıza dönersek... Başlangıç ile şimdiyi mukayese etmenizi istersem bir farktan söz etmek mümkün mü? Ve varsa bir değişim, gruba bakışınızda yahut soundunuza yansıyan türde bir şey mi? Sonuçta uzun süredir beraber çalıyorsunuz bi sıkılganlık dahi addedebilir?
Tabi ki farklılıklardan bahsetmek mümkün ve değişimin olması da çok normal ve gerekli. Dinlediğimiz şeyler ve zevklerimiz değiştikçe bu müziğimize de yansıyor. Bir de 70 küsür yapımı bir Farfisa aldık. Yeni şarkıların çoğunda onu kullanıyoruz. Soundumuz değiştirdiği ve güzelleştirdiği kesin! Şarkılar eski hallerine göre daha farklı oldular. Belki uzun süredir çaldığımız şarkılardan sıkılmış olabiliriz, fakat beraber müzik yapmaktan ve üretmekten asla sıkılmadık.
Patrick Süskind, Jonathan Richman ve akabinde Punk... Size dair içerik bazında bu isimlerden ilham aldığınızı çok rahat söyleyebiliriz. Acaba sizin için müziğin içine "özel isimler" yahut semboller girmesi ne anlam ifade ediyor? Ve bunlar dışında müziğinizi başka neler besliyor?
Ezgi: Patrick Süskid benim sevdiğim bir yazar. Birçok kişi onu “Koku” adlı romanının sinemaya uyarlanmasıyla tanıdı. “Güvercin” ise Koku dan oldukça farklı bir kitap. Kısaca, kitap bankada bekçilik yapan birinin, bir sabah kalkıp kapısının önünde bir güvercine rastlaması ve ondan iğrenip evi terk etmesini anlatıyor. Beni mutlu eden şey ise günlük hayatımızda önemsemeyeceğimiz küçücük ayrıntıların hayatımızı birden değiştirebileceği, hatta tepetaklak edebileceği düşüncesi oldu. Sonrada bir baktım şarkı olmuş.)
Murat: Jonnathan Richman ise hepimizin çok sevdiği bir kişi. Müziğimizde direk onun etkisi olduğunu zannetmiyorum, daha çok onun basit ve sade tarzından etkilendik. Bunun dışında punk öncesi ve sonrası birçok akımda etkilendik fakat etkilediklerimiz akımların ya da kişilerin direk bizim kimliğimizi oluşturduğunu söyleyemeyiz; çünkü şu an her şey farklı; zaman, coğrafya, kişiliklerimiz, içinde yaşadığımız kültür vs. Biz daha çok “özel isimlerin” bakış açılarından ve tarzlarından etkilendik. Bu etkileri de bilinçli bir şekilde müziğimize yansıtıyor değiliz, bu kendiliğinden ortaya çıkan bir durum. Örneğin bahsettiğim bu Özel isimlere “Essential Logic” i örnek verebilirim. Müziğimiz değil ama hissiyatımız onlara benziyor.
Son zamanlarda neler okuyorsunuz? izliyorsunuz? diniyorsunuz? Var mı beğendikleriniz, önerecekleriniz?
Murat: Ben şu an H.G. Wells’in “Kısa Dünya Tarihi”ni okuyorum. Onun dışında bundan önce üç kült distopyayı okudum: Zamyatin’in “Biz”i, Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı ve Orwell’in “1984”ü. Tavsiye ederim tabi ki. Müzik olarak da son zamanlarda, Spits, The Yolks, ve Suburban Lawns. Bular dışında, Ian Svenonius’un projelerine sardım. (make up, weird war, chain and the gang, david candy)
Ezgi: Şu an, Jean Paul Sartre´ın “Bulantı” adlı romanını okuyorum. Okuduklarım arasından da, Albert Camus’den “Yabancı”, Richard Bach’tan “Hipnozcu”, Sabahattin Ali’den “Kürk Mantolu Madonna” ve İhsan Oktay Anarın kitabı “Puslu Kıtalar Atlası”nı önerebilirim. Müzikte de en son tanıştığım isimlerden İda Maria’yı dilemekteyim.
Atacan: Önerebileceğim kitaplar arasında, Deepak Chopra'dan büyücünün yolu ve Ömer Hayyam'dan Rubai'ler var. Gruplardan "Los Microwaves", "HorrorPops", "Jonathan Richman", "Alina Orlova" ve Blonde Redhead tasfiye edebileceklerim arasında. Doctor Who(2005) ise izlenebilir bir film.
Ayrıca: Fotoğraf seçiminden dolayı "Fil" e, soruları yazarken bana katlanan "Ayı" ya teşekkürü bir borç bilirim. Bir dahaki aya görüşürüz:) (gaza gelmek)
Geçtiğimiz hafta son Ep'si Sleep Swimming'i salıveren I Create Soundscapes ile Salı günü Peyote'de sergilediği inanılmaz performans sonrasında sahne arkasında sıcağı sıcağına bir röportaj yapamadık ama yine de ona benzer bir şeyler oldu.
Naber?
İyiyim aslında. Okul sonrası boşluğun avantaj ve dezavantajlarını aynı anda yaşıyorum.
Kaç yaşındasın?
22
Ne kadar zamandır bu müziği icra ediyorsun?
ICS yaklaşık 3 senedir var.
Bana I Create Soundscapes’i 3 kelimede anlatır mısın?
Hevesli, değişken ve reverblü.
I Create Soundscapes için tek başına uğraşıyorsun, yani ben öyle biliyorum. Yanına adam almayı düşündün mü hiç?
Hep düşünüyorum aslında. Başından beri aklımda ama yanına adam almak demek aldığın adamla beraber müzik yapmak, yeni şeyler üretmek demek. Daha önce beraber çaldığım arkadaşlarım canlı performans sırasında yardımcı olmak için yanımdaydılar. Üretim sürecine kimseyi katmadım şimdiye kadar. Katamadım daha doğrusu. Birileriyle müzik yapmak şu ara en çok istediğim şey olabilir.
Her EP’de farklı bir olay dönüyor. Bana öyle geliyor ki şarkılarda ritmi arttırmaya başlamışsın ve sanki biraz daha karanlık güçler hakim. Benzetme işini sevmem ama örnek olarak son ürünün Sleep Swimming’te böyle biraz Sun Araw tandansı yakalamışsın. Giderek daha tropik bir ICS mi göreceğiz?
Sleep Swimming’de tropik bir hava var bence de. Ritm katmayı –özellikle canlı performans sırasında- seviyorum. Kayıtlar daha farklı oluyor. Odamda yere serilerek kayıt yaptığım için daha uzun, daha ağır şeyler çıkıyor genelde. Giderek daha tropik bir ICS olur mu bilmiyorum ama daha pis bir ICS olacağının garantisini verebilirim.
Konserler nasıl gidiyor bu sırada?
Konserler güzel gidiyor. Denemek istediğim farklı şeyler var canlı performans adına. Peyote o açıdan iyi bir yer. Kendimi baskı altında hissetmeden çalabiliyorum. İzlemeye gelenlerin çoğu arkadaşım olduğu için konserler genelde bayram günü gibi oluyor. Herkes toplanıyor falan. Küsler barışıyor...
Konser öncesi ve sonrası nasıl hissediyorsun? “Oh be! Üzerimden bir yük kalktı.” mı diyorsun yoksa işini bitirmiş olmanın haklı gururunu mu taşıyorsun?
İkisini aynı anda hissediyorum aslında. Üzerimden bir yük kalktığını inkar edemeyeceğim. Ama bir yandan da güzel vakit geçirdiğim için kendimi iyi hissediyorum. Ortaya çıkan şeyden memnunsam gururlu ve rahatlamış oluyorum.
Her konser daha çok insan görmeye başladık. Bu seni nasıl etkiliyor?
Ben çalarken izleyenlere pek bakmadığım için kaç kişi gelmiş dikkat etmiyorum. O yüzden izleyenlerin çokluğu performansımı pek etkilemiyor. Kalabalık olmasının şöyle bir dezavantajı olabiliyor bazen. İnsanlar sohbet ederlerken benim duymalarını istediğim şeyleri kaçırabiliyorlar. Konserleri ilk anından son anına kadar bir bütün olarak düşünüp tasarlıyorum. Bir bakıma albüm dinlemek gibi. İzleyici ile etkileşime çok açık değil aslında ICS performansları (en azından şimdilik). Bir topluluk deneyiminden çok kişisel deneyim yaratmaya çalışıyorum. İzole edici biraz.
Şarkılar nasıl ortaya çıkıyor? Seni besleyen şeyler neler?
Aklımda şarkılarla ilgili fikirler oluyor genelde. Çok planlamadan doğaçlama olarak demo kayıtlar almaya başlıyorum. Değiştirilmesi gerektiğini düşündüğüm çok önemli birşeyler varsa tekrar kaydediyorum. Eğer yoksa ilk kayıt yani demo, myspace’te de sunduğum kayıt oluyor. Şarkılar ortaya çıktıktan sonra üzerlerinde pek oynamıyorum. İlk kayıt genelde en güzeli oluyor. Şarkıları mükemmelleştirmeden sunmayı seviyorum.
Geçtiğimiz aylarda konsersiz bir turneye çıkmıştın. Dönüşünde İstanbul müzik sahnesi ve Madchester hadisesi hakkındaki benzerliklere değinerek yorumlar ve çözümlemelerde bulunmuştuk. Takipçilerimizlebunu paylaşabilir misin? Bu son 2-3 yıldır senin de büyük bir parçası olduğun yerli piyasada dönen oluşumları nasıl yorumluyorsun?
New York sahnesini kısa bir süreliğine de olsa gözlemledim iki ay önce. İstanbul ile kıyaslayıp İstanbul sahnesini yermek doğru değil kesinlikle ama örnek alıp değiştirebileceğimiz çok şey var. Konserler Peyote ve Arka Oda ile kısıtlı kalmamalı. Müziği icra eden, ya da sadece dinleyip destekleyen insanların yeni canlı performans alanları yaratması lazım. Bu bahsettiğim alanlar bar-kafe dışında sadece konser verilen döküntü yerler de olabilir. Resim çizen, fotoğraf çeken, video ile uğraşan, müzik yapan ya da herhangi bi şekilde bu tür alanlar dahilinde üretimde bulunmak isteyen herkesin dahil olabileceği ve ortaklaşa işlerin çıktığı bir platform yaratılması lazım mesela. İstanbulda hiç yok diyemeyiz ama çok kopuk, fazla pasif. İnsanların heyecan duyması ve birşeylere inanması lazım bütün bunların gerçekleşebilmesi için.
Ha, bir de basılı müziğe (kaset, cd, cd-r, plak) daha çok değer verilse ne kadar güzel olur mesela.
Yavru projelerinden Hey Rabies ve Heartsparxx’dan bahsedebilir misin?
Hey Rabies’in iki albümü de 1er günde kaydettiğim albümler. Hey Rabies materyalleri birkaç ay boyunca birikiyor. Bazen ICS demosu olarak kaydettiklerim Hey Rabies şarkısı oluyor. Sürekli uğraştığım bir proje değil yani. Daha dönemsel, birkaç ay arayla başına oturduğum birşey. Bence Heartsparxx bir enerji. Herkesin içinde bir Heartsparxx var.
Ciddi olarak ulaşmak istediğin bir nokta var mı yoksa gittiği yere kadar mı?
Ulaşmak istediğim bir nokta yok galiba bilmiyorum. Bağımsız bir plak şirketinden 45lik bastığım gün ICS ulaşabileceği en üst noktaya ulaşmış olur sanırım.
Müzikle uğraşıyor olmasan ne yapıyor olurdun?
Hiçbir fikrim yok.
Bu aralar hangi sanatçı/grupları dinlemektesin?
Oneohtrix Point Never, Ariel Pink’s Haunted Graffiti, Bill Callahan, The Magnetic Fields, Sibylle Baier, Lucky Dragons, Prince ve Neil Young.
Senin için 2009’un en iyi 5 albümü?
Sıralı değiller. 5ten çok daha fazla aslında ama senin hatrına:
Oneohtrix Point Never – Rifts
Ducktails – Landscapes
Girls - The Album
The Flaming Lips – Embryonic
Phoenix – Wolfgang Amadeus Phoenix
Megan Fox mu Angelina Jolie mi?
Angelina Jolie.
Buradan gizli hayranlarına söylemek istediklerin var mı?
Konserlere gelin. Ha bir de mailime birşeyler yollarlarsa çok sevinirim. cakmakciberk@gmail.com Herhangi bir şey olabilir.
Not: 18 adet özel basım I Create Soundscapes - Sleep Swimming cd'sinden bir adet elde etmek istiyorsanız, yarından itibaren Deform Müzik'e uğrayabilirsiniz. Ancak çabuk olmanızda fayda var, zira sadece 10 adet kaldı.
Bir nevbahar günü (taa geçen bahar), çay karşılığı kandırdık Gevende'den Ahmet Kenan Bilgiç, Okan Kaya, Ömer Öztüyen ve eski Anima yeni Friendly Fire üyesi Ceylan Ertem'i; söyleştik, muhabbetleştik, gülüştük karşılıklı. "İnsan, balık ve kuş adlarını bilmedikçe hikaye yazamaz" diyordu Sait Faik; onlara balık ve kuş adlarını sorduk.. Cevapları heybemizde saklı, lakin tezahürleri size değin uzanıyor..
Gevende – Şeker
Buradaki çocuk ne yapıyor şimdi?
Okan: Gruptan koptu... (gülüyor)
Müzik deyince akla gelen milyonlarca şey var, ama beni özellikle masallar ilgilendiriyor. Sohbetimizi masallarla açıyoruz. Masallarla aranız nasıl?
Okan: Küçükken annem anlatırdı masal.. Masal dinlerken, annenin ses tonundan dolayı, bir şeyler canlanır zihninde.. Müziğe de benzerliği buradan geliyor herhalde, bir anlatan var, anlatış biçimi var, anlatanın sende yarattığı imajlar var; onun gibi..
Masal dinlemeye 12 yaşında son veren bir nesiliz biz.. o yaştan sonra insan kendi masallarını kendi yaratmaya başlıyor..
Okan: Masalın tam olarak tanımı ne, sence?
Bir kaç tane hayatımız var gibime geliyor, bir zaman buradayız, gözümüzü kapattığımız zaman başka bir âlemdeyiz. Ve o âlemde anlatılanlar belki de masal. Peki size tercih hakkı verilse, nerede yaşardınız, masal âleminde mi yoksa burada mı?
Okan: İkisi de birbirini besleyen şeyler aslında; o tarafta kalmak, bu tarafta olmamak demek. O dengeyi kurabilmek çok önemli..
İlk okuduğunuz kitap hangisiydi?
Ahmet: Adını unuttum şimdi de, Gülten Dayıoğlu’nundu. Hindistan’a gittikten sonra bir kitabına rast geldim "Hindistan’a Gezi" diye, aldım; kitabı açmamla kapamam bir oldu, sayfalarca gittiği beş yıldızlı otelleri anlatmıştı. İsteyerek "Mülksüzler"i okumuştum ilk kez; Ursula LeGuin'den.
Okan: Cin Ali serisi galiba. Efsane serisi vardı mesela. “Dedektif olmak istiyorsan, şu sayfaya git”
Hangi masal kahramanı olmak isterdiniz?
Ahmet: Alice
Okan: Ağustos böceği ile karınca muhabbeti vardır ya, ağustos böceğini kendime yakın görüyorum (gülüyor).
Niye peki?
Ahmet: Çok seviyorum o dünyayı ben, Harikalar Dünyası’nı.. Güzel bir havası var oranın.. Yazan adamın da iyi bir edebiyat geçmişi olmamasına rağmen böylesine bir masal yazması, daha güzel kılıyor.
Jefferson Airplane çalsaydım keşke sana.
The Doors – When The Music’s Over
Okan: Doors..
Ahmet: Şarkının adını bilmiyorum ama..
Doors dinliyor musunuz?
Ahmet: Çok dinlemiştik zamanında.
(Bu sırada grubun viyolacısı Ömer geliyor, harıl harıl Tünel’de görüp âşık olduğu bir viyolayı anlatıyor.)
Antony and The Johnsons’ın Antony’si şöyle diyor: "Biz müziği yaratmıyoruz, biz sadece elçiyiz, müzik bize geliyor ve biz onu veriyoruz, bir nevi elçilik.." Sizce siz müziğin neresinde duruyorsunuz?
Okan: Dolaşan bir enerji var, bir paratoner gibi çekiyor belki müzisyen..
Ahmet: Hayattan ne kadar enerji alıyorsan, oradan o kadar pay çekebiliyorsun..
Okan: Sanki bir şey arıyoruz, bir ses arıyoruz; bulduğumuz şeyleri de insanlarla paylaşıyoruz ki, bir sonraki arama için güç alalım..
Bu şekilde başkalarının da sizden güç almasını sağlıyorsunuz.
Şarkıda şöyle diyor: “Müzik bittiğinde, söndür ışıkları/ Çünkü senin özel arkadaşındır o/ Ateşler üstünde istediği gibi oynar/ Müzik tek arkadaşındır sonuna kadar..”
Okan: Ben dünyadaki herkesten ve her şeyden çok güveniyorum müziğe.. Çünkü, sabitim gibi hissediyorum onu. En doğru şey o, hiçbir yalan, hiçbir sahtekârlık yok, eğer rahat değilsen dinleyemezsin, çalamazsın. Algılattığı şeylerin doğruluğunu ve yanlışlığını sorgulamıyorum. İnsanlar gibi kafa karışıklığı vermiyor bana.
Ömer: Aynı şekilde rahatsan rahatsızlığı da tattırıyor sana. Rahatsızsan rahata da kavuşturuyor..
Okan: Başka biri olmuyor karşındaki, iki kişi olduğu zaman karışıklık başlıyor. İkinci bir kişi var ama yok aslında.
Biraz kendinsin galiba. Mevlana şöyle diyor: “Bir ayağımızı dünyaya koyuyoruz ve öteki ayağımızla dünyayı dolaşıyoruz.”
Okan: Asıl pergel, müzik bizim için..
Morrison'ın kelimelerle arası çok iyi.. sizin peki?
Okan: Aslında bizim şarkılarda söz olmaması, söz yazamadığımızdan değil pek. Üniversitede genelde çok umursamaz insan toplulukları vardır. Biz de hep düzgün anlaşılmamaktan korktuk galiba biraz. Bu yüzden sözle ilgili sıkıntı yaşıyoruz aslında.
Ahmet: Sıkıntı denmez aslında… Bir şeyler düşündüğümüz zaman, Türkçe çıkmıyorlar ağzımızdan.
Kelimelerle hayatı yorumlamaya çalışıyoruz, lakin kelimelerin “sırat köprüsü” olan bir tarafı da var..
Okan: Karşında biri varsa, karışıklıklar doğuyor dedim ya, söz olduğu zaman karşında biri oluyor işte.. Ama bazı parçalar var ki, şarkı sözü olarak, benim için bir elin parmağını geçmiyor
Mesela?
Okan: Arto Tunçboyacıyan’dan “Herkes Kendi Gördüğüne Doğru Der”, Erkan Oğur'un, “Bir Ömürlük Misafir” gibi. Kelimelerin anlamını bilmesen bile aynı hissi veriyor zaten. Bunu yapamıyorum ben, birşeyi beğenirken yapamayınca hiç birşey sunmak istemiyorsun.
Ceylan: Aslında bambaşka bir şey Gevende. Kelimeye ses gibi yaklaşıyorlar, biz ona anlam vermeye çalışıyoruz. "Çok üzgünüm" cümlesini gülümseyerek söyleyemezsin, ama Ahmet Sermest'i kızarak da gülümseyerek de söyleyebiliyor. Okan ne hissederse Ahmet onun üstüne vokaliyle kurulabilir. Eğer şarkı sözü yazıyorsanız, alttaki bütün enstrümanlar vokalisti izlemek zorunda, ama Ahmet de Okan'ı izleyebiliyor. Edebiyatımız zayıf, diyorlar; ama sanmıyorum Aşık Veysel'in büyük bir kitaplığının olduğunu. Bir de mesela, "peynir çok güzel" diyorum ben, Okan, "peynir yedim, karnımda kelebekler uçuşuyor" diyor. Aslında zaten gayet masalsı, şairane konuşabiliyorlar..
Gevende, açık kapı bırakıyor her daim.
Okan: Çalmaya başlıyoruz, gürültü yapıyoruz. Parçanın sözleri olsa ve sözlerini daha evvel çalışmış olsak bu böyle olmayacak, ama arkadan gelen başka sesler üzerine başka sözler oturtuyor Ahmet, yazılı bir metin olsa belki onu da oturtabilir, bilmiyorum.
Ceylan: Nayu her zaman çok doğaçlama bir şey değil, onu da hep aynı hissiyatla çalıyorsunuz. Bazen bazı şarkılar öyle oluyor ki, sözü ve müziğiyle öyle oturuyor ki, Nayu bence o hissiyatta bir şarkı, "uyan" olduğunu da biliyor olmam hayalgücümü hiç kısıtlamıyor; onu öyle dinlemek istiyorum, o kompozisyonla, o çalımla. Evet, doğaçlama da çok şahane bir şey ama öteki de önemli.
Okan: "24 Saat Parti İnsanları"nı izledim de, orada bir laf vardı: adam davulu çalmaya başlıyor, öteki adam yanına geliyor, "evet, çok güzel çalıyorsun ama zaten davul 20 bin yıldır böyle çalınıyor" diyor. (gülüyor) Sözler de 20 bin yıldır böyle söyleniyor. İnsanlar baskı yapıyorlar, "niye söz yazmıyorsunuz" diye, Nusrat Fateh Ali Khan şarkısı çalıyoruz (Crest'i mırıldanıyor), Varanasi'de çıktı bu fikir, Ganj sahilinde ateşin başında oturmuşken (gülüyor), "el mi yaman ben mi yaman, söylesene söylesene". Konserlerde söylüyoruz şunu görüyoruz, insanlar dans ediyor, eğleniyor; o söz girdiğinde bambaşka bir şey oluyor; herkes söylüyor, ne anlama geldiğini bilmiyorum, el mi yaman ben mi yaman, bu ne gibi bir şey ifade edebilir ki; böyle bir söz mantığı varmış bunu keşfettik, bir anlamı yok, ama onu söylüyorsun işte, bir şekilde varoluyor. Belki bunun üzerine gidebiliriz; arayışlar böyle arayışlar yani, oysa iki a iki b, bir nota yapılır bu.
Niye müzik peki? Niye çaycılık yapmadınız mesela?
Ahmet: Bilmiyorum ki, orta iki'de "Geleceğe Dönüş"ü izledim, ondan beridir işte. Aynı sabah Trt 2'deki ressamı izledim ama resim yapasım gelmedi.
Ömer: Ben 9 yaşında konservatuara girdim, viyola çalmaya başladım, liseye geldiğimde halen müzik hakkında bir fikrim yoktu. Dışarıdaki dünyada müzik olduğunu keşfedince,o zaman bunu yapman gerektiğini anlıyorsun.
Ahmet: Okan, "konservatuardan mezun oldum, müziğe başladım" diyor. (gülüyor)
Okan: Küçüklükten beri ben müzikle uğraşıyordum. Lise bittikten sonra arkadaşlarımla eve çıkıp orada müzik yapmaya başladık, farkettim ki o yıllarda yaptığım farklı birşeymiş, sürekli birşeyler öğrenmişiz. Her seferinde müziğe tekrar bağlandım bu yüzden.
Bu aralar kimleri dinliyorsunuz?
Okan: Bach'ın Flüt Konçertoları'nı dinliyorum bu aralar, deli gibi.
Ahmet: Ben daha ender müzikler dinliyorum bu ara; yolda, otobüste filan, Efterklang dinliyorum. Kuzey müziği işte, Danimarkalı.
Robert Plant & Jimmy Page - Kashmir
Okan: Hiç dinlemedim ama tahmin edebiliyorum ya, Led Zeppelin'den Kashmir.
Şarkıyı, Plant ve Page Mısırlı bir orkestrayla kaydediyorlar. Yolculukları sırasında müziklerinde çok büyük değişimler oluyor, adamların Doğu'ya bakışı tamamen değişiyor. Şarkıyı seçme nedenim bu, sizin Doğu yolculuğunuz.
Ahmet: Ama onlar çok uzaktan gitmişler oraya, biz zaten Doğuluyuz.
Öyle muhakkak, ama herkesin doğusuna bir bakışı vardır ya, Avrupanın bize, bizim İran'a...
Ahmet: Japonya napsın? (gülüyor)
Amerika da Doğu olduysa, tamamdır.. Soru şu: Nepal'e kadar gittiniz, kıyaslamadan ziyade, Nepal'de neler gördünüz?
Okan: Türkiye'nin doğusuyla pek farkı yok biliyor musun. Din ağırlıklı bir yaşam ve ekonomik olarak çok kötüler.
Ahmet: Manevi boyutunu soruyorsun, ama iş oraya gelemeyecek kadar kötü. Böyle olunca dışarıdan gelenler için herşey değişiyor. Ama şöyle birşey var, müzikle din acayip içiçe olduğundan dolayı şunu diyorsun: Dinin böyle bir görevi de varmış. En büyük fark bu gibime geliyor benim..
Peki müzik gelenekleri.. Nusrat Fateh Ali Khan gibi bir adamı çıkarmışlar, en nihayetinde.
Ahmet: O da kendi başına çıkmamış ki, Peter Gabriel keşfediyor onu. Sonra dünyanın en iyi müzik stüdyolarında, en iyi prodüktörleriyle çalıştırıyor. Hiç kimse bilmiyorken çat diye Nusrat Fateh Ali Khan albümünü çıkarıyor plak şirketinden. Emin ol, bir dahaki gidişinde Sabri Brothers'ı aynı yere getirebilirdi. Tabi Nusrat Fateh bambaşka biri, ama sonuçta bu da ekonomiyle ilgili. Ülkenin ekonomisi iyi olsa, iki misli daha iyi müzik yapabilirler..
Batı'nın Doğu'ya bir bakışı var; genellikle oryantalist bir tavır. Peki, Doğu'daki insanların Batı'ya bakışı?
Ahmet: "Orada özgürlük var, çok rahat yaşam var". Türkiye'yi Erzurum'a kadar biliyorlar, 70'lerde "Özgürlükler Ülkesi Amerika" diye birşey vardı ya hani, Tebriz'deki adam bize öyle bakıyor; gece bara gidebiliyorsun, sigara içebiliyorsun, derste hocaya cevap verebiliyorsun.
Okan: Gittiğinde gerçekten özgürmüşüz galiba, filan diyorsun.
Ahmet: En son Hollanda'ya gittiğimizde, insanlar pijamayla dolaşıyordu sokaklarda, özgürlüğe bak, demiştim. (gülüyor)
İran'daki müzik kültürünün Azeriler sayesinde geliştiğini işitmiştim.
Okan: Öyle, ama mesela Azerilerin İran'da konser vermesi yasak, Farisilerin bile konser vermesi çok çok zor. Biz gittiğimizde çok büyük bir dava vardı orda, kendi aralarında sürekli bir çekişme var.
Susheela Raman-Woman
Ahmet: Çok tanıdık geldi, (Ömer halen aşık olduğu violanın muhabbetini yapmaktadır.) Cassandra Wilson soundu ama.. Çıkaramadım kim olduğunu...
Susheela Raman, Woman. Şarkının sözleri şöyle:
"kadın, niye dinlenirsin buralarda?/ aşkın bir cahil fedakarlık mı yoksa?/ oynamayı öğrendiğin roller/ seni kötü, karmakarışık eder/ niye savaşmazsın?"
Şarkı, Doğulu bir kadının, tüm kadınlara seslenişi; ama sadece Doğulu kadınlara sesleniyormuş gibi gözüküyor, çünkü az evvel de dedik, sanki bu tutsaklık sadece Doğu'ya özgü gibi... Çarşaflı kadınlar var, rengarenk giyinen kadınlar da var, müzik yapmak isteyen, yapamayan kadınlar da var; öte yandan bana öyle geliyor ki, kadın müzisyenler farklı bir yere adımlarını atabiliyorlar, müziğin erkekler tarafından ortaya çıkarılamayan bir tarafını kadınlar ortaya çıkarıyorlar.
Ceylan: Hormonların, kadın atalarının yaşadığı şeyler, sokağa çıkıp bir saatte yaşadığın şeyler, bir fikir, tepki olarak geri dönüyor; bunları resmedersen, söylersen, kelimelere dökersen, elbette bir erkeğin dökeceğinden çok daha farklı bir şekilde döküyorsun. Hatta şey vardır, kadın enstrümancı birşey çaldığı zaman "aa hakkaten bunu o mu çalıyor", ya da "vay be bunu yapan kadın mı" diyorlar. Bunu 2008 yılında yaşayan yakın müzisyen arkadaşlarım söylüyorlar, bırak Doğu'da yaşayan, köyde yaşayan kadını, hiç ayırmaya gerek yok. Çok modern düşündüğünü sandığım, böyle şeylerin ayırdını yapmadığını düşündüğüm insanlar bunu yapıyorlar. Şu anda, bir sürü şeyi kafasından atmaya çalışan bir insan olarak, yine de çevremde dönen bu sohbetler yüzünden herkese şüpheyle yaklaşıyorum. Mesela Girija Devi benden daha rahattır diye düşünüyorum, Hindistan'da herkes ona saygı gösteriyor, çıkıyor müziğini yapıyor filan.
Okan: Ben Hindistan'ın anaerkil bir toplum olduğunu düşünüyorum, kadınların erkeklerden daha önde.
Ceylan: Müzisyenler de öyle değil mi zaten, kast sistemine göre, daha öndeler. Buradaki gibi değil yani; Türkiye de böyle, Hindistan da böyle, Hollanda'da da böyle demek istemiyorum. Hakikaten bir gerçek var ama. Sanat eserlerinde kadını öne çıkarmak çok klişe filan diyen hemcinslerim var. Sanatla, entelektüelizmle filan açıklamaya çalışıyorlar. Ben de diyorum ki, gazetenin üçüncü sayfasını aç, makarnayı soğuk getirdiği için öldürülen kadınlar var. Bir kadın devrimi var demişler gazetede, öyle birşey yok..
"Doğurmak" peki? Zanaatini ortaya çıkarmak için bir şekilde acı, sıkıntı çekiyorsun, sancılıyorsun...
Ahmet: Kelimelerde var öyle birşey evet, ama müzikte olmuyor. Adamakıllı konstantre olunca çıkıyor.
Ceylan: Lauryn Hill'in bir lafı var öyle, "Ben" diyor, "anneyim, müzisyenim, zenciyim. Üretiyorum, yaratıyorum; yani aslında sistemin görüp görebileceği en büyük tehlikeyim. Bana diva derler ve bunun bir iltifat olduğunu düşünürler, aslında sadece deha demekten kaçındıkları için diyorlar bunu.."
Baharın gelişi için bir söz okuyayım o zaman size:
"Yaşamın bu denli güzel olduğunun farkına varamamak, ah ne budalalık.Yakında, yarın, bugünlerde, geri dönmekte olan bahar güzelliğine gideceğim. Ağaçlar şimdiden yapraklandı. Yaşam, bir ara bir yük gibi gözükmüştü gözüme; şimdiyse bir süs, bir anıt, bir gösteri gibi gözüküyor. Ah ah, keşke insan dünyaya bir ölünün gözüyle bakabilseydi..."
Okan: Bir aydır ağaç görmüyorum. (bir sessizlik anından sonra) Yaşamın güzelliği hiç unutulmuyor aslında ya. Sadece, bazen, başka şeyler onun yerine geçiyor.
Gevende müziğinde bunların hepsinin varolduğunu söyleyebilir miyiz: yaşamın, baharın...
Ahmet: Parçalarda ne anlatıldığına tekabül ediyor bu da.
Ve senin ne hissettiğine.
Ahmet: Evet, dinle diyorum ben de, çünkü yapmadığım bir şeyi dolaylı olarak söze dökmek olacak. Mesela Nayu'yu 17 Ağustos depremine yazdığımızı düşünenler de var, kız arkadaşının ismini telefonlarına Nayu diye kaydedenler de var, bunu kalıplaştırmaya gerek yok. Ben bir parça yaparken ölüm temasını işleyeceğim demiyorum hiç.
Ceylan: Ben diyorum.
Yapabiliyor musun?
Ceylan: Geçende TKP'nin elemanları eylem yapıyorlardı, onların arasında kaldım, karşıdan karşıya geçerken. Sonra düşündüm o kadar genç insan, bir şey için toplanmış, herkesin elinde kağıtlar... Bir anda yükseliyor insan... Bugünlerde bir de Nazım Hikmet’ten "Benerci Kendini Niçin Öldürdü’yü okuyorum, bununla ilgili bir şey yazacağım dedim ve yazdım, çok matematiksel bir işlem, hadi, filan demiyorsun; oturuyorsun ve yazıyorsun, zaten bir şeyler yaşanmış oluyor, doluyorsun. Ferhan Şensoy diyor ya, "Çarşambayı Sel Aldı türküsü nasıl yazılmıştır? Bir tane herif Yeşilırmak'ın kıyısına oturup: "Çarşamba'yı alsa alsa ne alır, icabında sel alır", dememiştir. Ya da Domdom Kurşunu. Siz orada tingirdeyin diye yazılmadı o." Bir şey oldu, bir şey yaşandı ve ben bunun için bir şeyler yazmak istiyorum deyip, yazdı. Ben ona da karşı değilim
Ahmet: Ben seni çimdiklesem ne tepki verirsin?
Bir çığlık koyverirdim galiba.
Ahmet: Bunlar da senin çığlığın gibi, tepki. Herkesin farklı.
Sigur Ros-Hoppipolla
Ahmet: Sigur Ros değil mi bu? Hangi şarkı?
Hoppipolla.
Ahmet: Sigur Ros’u günlerce art arda dinleyemiyorum, benim için onları çok özel yapan şey, ait oldukları yeri müziklerine çok iyi yansıtabilmeleri.Günümüzün koşullarında hele ki...
Peki İzlanda’nın buna etkisi ne? Björk de oradan çıktı, Amiina da..
Ahmet: Sonuçta 250 bin nüfuslu bir adasın ve herkesin kolay kolay giremeyeceği bir yerdesin. Ama onların da bambaşka problemleri var. Gazete manşetleri farklı, her ne kadar buradan müthiş gözükse de, onlar da şarkılarında kurulan elektrik santrallerini eleştiriyorlar. Aslında biraz da farklı bi imaj çizilmiş gibime geliyor, o kadar da müthiş değil.
Gevende’ye de Türkiye’nin Sigur Ros’u diyenler var.
Okan: Hadi canım? (gülüyor)
Ahmet: İzlanda da böyle diyorlarmış Sigur Ros’a, İzlanda’nın Gevende’si. (gülüyor)
Okan: Sigur Ros’un bir tane fotoğrafını gördük, çimenlikte oturmuşlar, arkada bir kelebekle bir çocuk, ama bizim çocuğun aynısı. Herhalde, dedik, biri bunlara gitti söyledi, Türkiye’de böyle bir grup var, bunlardan bir şey olmayacak, onu alıp kullanalım. (gülüyor)
Ceylan: Gevende’yle Sigur Ros arasında beş tane benzerlik söylesenize bana.
Okan: İşte o çocuk (gülüyor), şarkı sözlerinin atmasyon olması...
Ahmet: Ama şöyle bir atmasyon onlarınki: ”hatare” diyor mesela, "hatare hatare..." gidiyor şarkı. Onlarınki daha planlı, programlı. Ama şu çok güzel., Radiohead de bu var, günümüzü şarkılarına çok iyi taşıyabiliyorlar; savaşları, doğu batı kıyaslamalarını. Eğer 2050’de çocuklara bugünü anlatmam gerekirse, bunları dinletirim yani. O yüzden önemliler benim için.
Emir Kusturica & The No Smoking Orchestra- Unza Unza Time
Ahmet: Bak bu üniversitede, sabahlayıp 9'daki derse 10’da gitmeme kararı alma müziği... İçki içip, sabaha kadar dolanma müziği...
Müziğinizi "Hıdrellez Müziği" olarak yorumluyorum ben; çünkü Hıdrellez'de çingeneler çayırlara serilirler, sonra müzik yaparlar, içerler, gene müzik yaparlar. Ama en baştaki müzikle, sonraki müzik birbirinden alakasızdır. Ruh halin çok kötü olsa bile, kalkıp oynamaya başlarsın. Aynı şekilde Hıdrellez’i en iyi anlatan adam da Kusturica bence. Life is a Miracle'ın müziklerine de katkı sağlamış. Sen sinemayla da ilgileniyorsun, Denizcan Yüzgül’le ortak projelerin var. Denizcan'dan Nayu’nun ona ilham olduğunu işitmiştim... Bu, sende nasıl tezahür ediyor?
Ahmet: Aslında bunu böyle genelleyemiyorum ben. Sonuçta sokaktaki simitçi de var, annem babam da var, müzik yaptıklarım da var.. “Sinema”dan özel olarak bahsedemem bu yüzden. Onları eşleştirmeye çalışmak da çok zor ve gereksiz geliyor bana. O yüzden bu soruya hep saçma cevaplar veriyorum ben. (gülüyor)
Ceylan: Aslında bence, Gevende Kusturica’nın filmine çok rahat müzik yapabilir..
Filmler peki?
Ahmet: Son dönemde, Stranger Than Fiction’ı çok beğendim. En sevdiklerim listesi yapamam, çünkü çok var...
Ömer: Ben son dönemde en çok Into The Wild’ı beğendim.
Eddie Vedder iyi iş çıkarmış yine.
Ömer: Evet, özellikle Soundtrack’i çok iyiydi..
Okan: İlaveten, Tony Gatlif...
Kusturica filmlerinde çingeneler, yurtsuz insanlar var; bunun yanında siyasi meseleleri de işliyor; bir düzensizlik, sınırsızlık..Kusturica gibi, Gevende müziğinde de alışılageldik kalıpları yıkmak var. Yeni dünya, Gevende müziği gibi olsun diyebilir miyiz?
Ahmet: Yok yahu. Çok ağır birşey bu..
Okan: Hem zaten dünyanın en güzel müziği de yapılmış olsa, “müzik” oradan sıkıntıları arar bulur...
Ömer: Dünyayı bir bütün olarak düşünüyoruz ya, her bölgede aynı yaşam aynı standartlar yok, o yüzden bunu diyemeyiz. Biz, buralara yakın bir müzik yapıyoruz.. Pakistan'a gittiğimizde oradaki adam bizim müziğimizden hiçbir şey anlamayabilir. O yüzden herkes böyle kalsın bence.
Ceylan: Ama sonuçta Gevende müziğinin insana hissettirdiği bir şeyler var. Hissettiklerimiz doğrultusunda bir dünya olmaz mı ki?
Okan: Yani kızım olsa benim şimdi, kendim gibi bir çocuğa verir miyim? (düşünüyor) Ben, kızım olsa kendime vermem... (gülüyor)
Çalışmalarını pek beğendiğim sevgili insan "Yağmur Zehra Karakoç" ile günler öncesi yapıpta koyamadığım muhabbetimsi Röportaj.. Teşekkürler ediyorum tekrardan bu keyifli yazışma için kendisine..
( Cocteau Twins ): Yağmur nasılsın, ne kadar yolunda hayat ?
314: seninkinden daha yolunda dğil sanırım... garip... şuara...herşey...
( Cocteau Twins ): Benimde öyle.. zaman feci hızlı. Ve günleri tüketirken hiç bir şey yapamadığını hissetmekde güzel bir duygu değil hani.. Bir geçiş dönemindemiyiz sence ?
314: hımss.. geçiş dönemi... olabilir... (bu arada garip ama birden içimden güvenlik ilizyonu diyesim geldi) şey gibi daha iyi olucak evet biliyoruz bu bir geçiş dönemi... herşey çok güzel olucak, demenin bir başka yolu. karamsar görünmek istememde pek de iyi ilerlemiyor sanki dünya. hani daha iyi olmaz gibi..
( Cocteau Twins ): Bence daha iyi olucak ama.. zaman ve sabır gerekli diye düşünüyorum. Hem neden olmasın ki sorularınıda beynimize sokmalıyız. En iyi ilerleyiş yolu bu olsa gerek.. Bu halde birşeyler üretebiliyormusun peki.
314: evet hatta herşey daha kötüyken... sesimi çıkaramadığım garip zamanlarda bir tür ruh sakatlanması yaşıyorum(yaşıyoruz) iyi mi kötü mü bilmiyorum ama birşeyler ozaman ortaya çıkıyor.. birşeyler ozaman bütünleşiyor..
( Cocteau Twins ): Yaptığın işlere hayranım.. Hiç bilmeyen, senden haberi bile olmayan insanlara ne yaptığına dair az da olsun doyurucu bilgiler saçarmısın ?
314: ehe... teşekkürler bu arada ... kolaj yapıyorum kavramsal açıklaması bu sanırım... daha doğrusu kolaj yaptığımı bana söyleyen birkaç kişi olana dek ben yaptığımdan bir haber bir şeyleri kesip birleştirmekle meşguldüm.. sonra birkaçını yayınlamaya başladım.. devamda ediyorum... benim için bir tür arınma gibi... günlük tutmak gibi... içimde birşeyler kırıldığında çıkrıp orada birleştiriyorum... birileri anlasada anlamasada görmeleri duygularımı paylaşmak gibi... iyi hissettiriyor... herkesin herşeyden haberi varmış ve üztüne üstlükde yanımdalar mış gibi....
( Cocteau Twins ): Nedir üretirken ele aldığın şeyler ? Extradan fonda herhangi şeyler mi çalar üretim esnasında ? An itibariyle ne çalıyor hatta ?
314: "Stafrann Hákon - Glussi" çalan bu. üretirken içimdekiler var işte ben varım bir yığın kağıt ip kalem vs var annem onlara çöp diyor bu çöpleri başka şekilde saklama şeklimmiş... biriktirmeyi seviyorum bir yığın şey var... eğer biri beni üzmüşse vakti zamanında bana verdiği bir nesneyide sözüde bilmiyorum herhangibi birşeyide bütüne dahil ediyorum... bu onun orada kalıp birdaha beni etkileyemeyeceğine dair bir his uyandırıyor... bir tür kaçış sanırım... sonuçta herkesin başka kaçış yöntemleri var... ve herzaman eğer uğraş içindeysem mutlaka güzel bir şey ler hep fonda olur. sakin şeyler mutluymuş gibi davranan hüzünlü melodiler... heh... bir de bir fincan kahve... soğusada yanımda olması beni mutlu ediyor
( Cocteau Twins ): "Tim Hecker - Radio Amor" albümünü dinlemekteyim bende ki böyle anlar için birebirlerden.. Küçük şeylerden mi mutlu oluyoruz, yoksa bu yaşadığımız ve bizim gibi insanların yokluğu çektiğimiz yerlerden mi ileri geliyor ?
314:b şıkkı... birde küçük şeyler hep daha sevimli ve sıcaktır... insan az olunca sıcaklık oluşturmak lazım geliyor... öyle olunca bir sürü küçük sevimli sıcaklık biriktirmek zorunda kalıyoruz... sanırım olay tamda bunun gibi birşey... ben öle düşündüm
( Cocteau Twins ): Denizli'de yaşıyorsun.. Nasıl bir yer Deniz'li ve seni ne denli mutlu etmekte ? Bir defa gelmişliğim var, insanları çok da sıcak görmemiştim yada ben yanlış gün de gelmiştim.. 314: bilmiyorum ... burada sadece gittiğim yerleri seviyorum... denizli çok garip bir yer.. insanlar birbirine hep çok uzaktır... dejenerasyon denen şeyin avam kısmı buraya nasipmiş... yıpranmak olması gereken birşeymiş gibi... bilinçli yapılan bir iş... birde fazla nazik insan yok...o yüzden çift kişilikli olup kendinizle vakit geçiriyorsunuz. sanırım son popüler işde bu...
( Cocteau Twins ): Hatta "Jazz" isminde bir bar'da oturur oturmaz "Üye olmayanları almıyoruz" diye kapı dışarı edilmiş, içeride de Eminem'mi çalıyordu ne tam hatırlayamıyorum.. İzmir'de aslında çok sıkıcı insanlar pek kabul etmesede.. Evde oturup müzik dinlemek en iyisi diye düşünüyorum İzmir'de.. Adam akıllı canlı müzik dinlenicek tek bir mekan bile olmamasıda cabası : ).. Peki, Denizli'den sıyrılıp başka yerlerde yaşama düşüncen nedir ? Ürettiklerini daha prof. bir hale getirmekte ister mi gönlün, yoksa daha hobi babında mı bakıyorsun olaya ?
314: ben alkol kullanılan mekanlara girmyorum... evet genelde öledir buralar... hem o yüzden hemde zaten uyku halindeyken artı etken maddelerle daha da uyuşmaya gerek yok bence. hımss hayalim var benim.. üsküp'e gidicem. vardar nehrine bakan küçük bir evim olsun istiyorum... hayalim bu ... bu işin profu olur mu bilmiyorum ben sadce yapıyorum... günlük tutmanın daha prof hali sanırım bunu yayınlayıp ben yazdım demek. bunu düşünmediğimi farkettim şimdi. sanırım uzun bir süre daha böle gidicek. bak tolga ne yaptım diye link atarım. daha fazlası değil...
( Cocteau Twins ):Ürettiklerini net aleminde sergilediğini biliyorum.. Gözlemlemek isteyenlere belirleşen linki verebilirmisin ? Ne kadar sıklıkla bir şeyler ekliyorsun ayrıca.
( Cocteau Twins ): İsveç - Türkiye yapımı "A Journey Down The Well" topluluğunun offical web site'lerinin arka fonu oldu ürettiklerin. Bu nasıl gerçekleşti ve neler kattı sana ?
314: iyi hissettirdi... ve anlatmaya çalıştığım şeyleri daha anlamlı kıldı.. özel gibi yani... ve başka bir kaç kişide ulaşıp birkaç kolajıma talip oldu. bir kaç albüm kapağı ve birkaç arkafon daha. istenilenler bunlar bende yapmaya çalışıyorum..
( Cocteau Twins ): Üretimlerinin ve ilhamlarının sıklaşmasını diliyorum.. Şimdi sorduğum klasik sorulara geçmek istiyorum.. Fanzin'ler hakkında düşüncen nedir ? Ne kadar gereklidir sence bir Fanzin ? Fanzin'lerle ilgili arkadaşların var mı ?
314: farzinlere bayılırım ... diğer yayınlardan hep daha samimi ve hep daha içsel gelmiştir... sıcak. üret , fotokopiye gönder zımbala iğnele... bence çok güzel alternatif olması ayrıca hoş... burda bir kaç fanzin var öğrencilerin çıkardığı kitapevlerine bırakıyorlar.. sanırım özenle sakladığım ender şeylerden...
( Cocteau Twins ): Haarika.. Elbette bizde fanzinlerin sıcaklığıyla kavrulan insanlardanız.. Peki Ychorus hakkında görüşlerini bilmek isterim ki, blogdan indiripte çok sevdiğin bazı isimleri bizimle paylaşırmısın..
314: yaşasın ychorus diyerek ychorus hakkında görüşlerimi bildirmek hoşuma gider.. çok samimi ve bizden birileri var cümlesinin tamda karşılığı.. ychorus'dan indiripde aman allahım ne de güzel dediğim ve ychorus sayesinde keşfettiğim "Ef" var sonra "Helios" var Helios'a bayılırım..."change of plans"i sayenizde tanıdım hah birde "Halves","Stafrann Hákon", Low Low Low La La La Love Love Love(tekerleme gibi) var ve bir kaçı daha.
( Cocteau Twins ): Teşekkürler ediyorum.. Bizi, bizim gibi anlayanların varlığı ve desteğiyle devam ediyoruz 1 yıldır yolumuza.. Peki bu çok güzel sohbet ve içtenliğinizi kelimelere döktüğünüz için çok teşekkürlerimizi arz ederken..
( Cocteau Twins ):Biz gülücükleri yüzümüze boyuyoruz hala.. ama yaşam güzel.. Masal Ekseni ismi nereden geliyor ilk bunu öğrenelim Çağlar: bunu hüsnü cevaplarsa ii olur Hüsnü: masal ekseni ismi grubun kuruluşu sırasında grup adı arama çalışmaları yaparken eski vokalimiz onur'un ortaya attığı bir fikirdi. tabii zamanla bu isim bizim için çok derin anlamlar kazandı ama çıkışında isme yüklenen anlamı ben değil onur biliyordur
Çağlar: biz de fazlasıyla benimsedik
( Cocteau Twins ): Kaç yıllık bir proje Masal Ekseni ? Kadroda çok değişiklikler oldu mu?
Hüsnü: masal ekseni 4 yada civarı yıldır hayatta olan bir proce. o kadar çok müzisyen arkadaşla çalıştıkki rakam hatırlayamıorum bile
Çağlar: ama şunu belitmem gerekio ki hüsnü'yle uzun yıllar öncesinde başlayan müzik geçmişi ve dostluun sonucunda tekrar çalışma kararı almamız şu anki kadronun oluşmasında büyük etkendir.
( Cocteau Twins ): Grupta kaç kişi yer almakta ? Canlı performanslar konusunda ne durumdasınız ?
Hüsnü: grupta 5 kişi yer almakta. canlı performans adına gruptaki herkesin ciddi deneyimleri oldu. yani masal ekseni dışındaki procelerde yer aldı herkes. yinede şunu belirtmeliyim canlı performanslarda seyirciyle birebir diyoloğa girioruz
Çağlar: tabiki de ama daha çok beste ağırlıklı bi grup olmanın ve ruh olarak aradııımız herşeyin birlikte çalıştıımız arkadaşlarda mevcut olması bizi masal eksenine sıkı sıkıya bağlıyor
( Cocteau Twins ): Masal Ekseni sound'unu biraz tanımlayabilirmiyiz ki etkilendiğiniz grupları öğrenelim ?
Çağlar: en başlıcası nirvana en etkileşimli grubuz. mevcuttur.giriniz gülünüz seviniz sevdiriniz Hüsnü: masal ekseni kendisine hiçbir zaman alınmayacak o oyuncağın peşinden ağlayan bir çocuktur benim gözümde. kendi dünyasında yaşar kendi dünyasında yaşanılır şarkıcığımız etkilendiğimiz şeylerin başında seattle soundu gelior elbet. fakat bunun yanında alternative ve underground müzikler yada gruplarda bizi baya etkilemiştir.
Çağlar: ama grubun soundundan bahsedecek olursak bi parça amatör ruh-hissiyat-severek yapma-her yapılan işten zevk alabilme ve doğaçlarken karşılıklı olarak birbirimizi çok ii anlamamız isteklerin ve beklentilerin aynı olması sonucu ortaya çıkmış bir alternatif rock projesi diyebiliriz
( Cocteau Twins ): Beste grubu olduğunuzu bilmem dışında, cover olarak ne gibi girişimlerde bulunuyorsunuz öğrenelim ?
Çağlar: daha ziyade gün yüzüne çıkmamış underground şarkıları tercih ediyoruz cover olarak. Hüsnü: cover düşüncelerimiz var fakat şu an için özgün coverlar yerine özgün bestelere ağırlık verioruz. pek özgün olmasada mavi sakal çalmak bizim için çok ateşleyici oluor :)
Çağlar: hüsnüye katılıyorum mavi sakal bizim için bi motive aracı. ya da nirvana.
Hüsnü:katılıorumm
( Cocteau Twins ): İzmir'deki müzik piyasasının gidişatı nasıl sizce ? Beğendiğiniz izmir'li yada underground yerli gruplar var mı ?
Hüsnü: izmirdeki canlı müzik anlayışı benim hoşuma gitmior. beste gruplarını destekleyen bir işletme yada yapılanma. ben şahsen canlı müziğe dinleyici olarak gittiğimde kusacak gibi oluorum. sadece müzisyen değil aynı zamanda dinleyici olarakta farklı şeyler duymak istiorum. Çağlar: açıkçası takip etme şansımız olmuo ama bildiimiz gruplarda ruhlarından ödün vererek rahatça parayı tercih edebiliolar ve açıkçası müzik yapabilme adına müziini ve hayellerini barların esiri altına getirmeye pek sıcak bakmıyoruz biz
Hüsnü: duman'dan beni yak, çalan gruplar adına gerçekten üzülüoruz
Çağlar :valla inan o kadar çok ki. mesela hüsnüyle ilk grup girişimimizin ilk gecesinden bahsetmek isterim (will o the wisp) ilk gün akşamı hüsnü deniz ben yılmaz ve recep hüsnü'lerin evinde toplandık tabi ensstrumanlar da ortamda hazı bulunuodu. recep iş arabasıyla denizi durağa bıraktı ve daha soora döndüünde bizi de gezdireceksin die recebe baskı yaptık devam için halbuki recep 2 tuborg içmişti. neyse alsancaa götürdü bizi. tabi arabada nirvananın muhtesem şarkları eşliinde. dönüşte polis varyant yolunda bizi cevirdi recebe üfletti. ceza yicez. biz tam poılisleri bağlamışık. hüsnü çıkageldi. (kırmızı üzerinde kocaman bi anarşi işareti olan tişötüyle)Hüsnü:kafam güzeldi.
Çağlar: polisin hüsnüyü süzüp tamam hadi keselim şu cezayı demesiyle bi anda dona kalınan ortam eve dönüldüünde cezayı ödeyebilme adına enstrumanları satma düşüncesi beyinleri kemirmeye başladı
( Cocteau Twins ): Hahaha. cidden iyimiş..
Çağlar:ama daha soora hüsnü, yılmaz, deniz, kendilerini feda ederek çok hoş bi düğün salonunda gitar çalıp konukları eğlendirme yolunu seçip bizi bu karmaşadan. 3. gün tabi kovulmaları cabası Hüsnü: ama çalıştıımız süğrece beleş içioduk.. bir tanede benden efsanevi gitar boyama. bigün stüdyodayız o günde penayı unutmuşum evde neyse. stüdyoda öle bi gaza gelmişizki ben parmaımda bi acı hissediorum. bi ara elimi gördüm havadayken. ulan bu kırmızı şey ne elimde dedim
Çağlar :bi ara da anaaam die bi ses
Hüsnü: sora bi baktım beyaz renkli olan gitarın manyetik kısmı kıpkırmızı olmuş.
Çağlar:gitar beyazdı oldu kırmızı beyaz.
Hüsnü: ama ciddi kan kaybetmişim. stüdyo sahibi gitarı görünce ifadesini görmeliydin.
Çağlar:püskürtme boya çalışması sanmıştık ilk dakikalarda ama nerden bilelim kan olduunu
Hüsnü:müzik esnasında kendimizi kaybedioruz işte işin garibi bu ben baya bi öle çalmışiım ama kimse farketmemiş
( Cocteau Twins ): Güzeldi.. Teşekkür ediyoruz detaylar için : ) Okuyucuların size ulaşması için verilebilicek bir adres alalım.
( Cocteau Twins ): Gelicek için planlarınız nelerdir ?
Hüsnü:gelecek için planım okulumu bitirip kel kafalı bi örtmen olmak
Çağlar: yakın gelecekte hatta en yakın zamanda yeni şarkıları girmeyi planlıyoruz aslında Hüsnü:kendi müziğimizle biryerlere varmak birilerine ulaşmak istiyoruz
Çağlar:daha soora tabi ki de bi albümle müziimizi duygularımızı ve hayallerimizi insanlara anlatmaya çalışmak istiyoruz
( Cocteau Twins ): Masal Ekseni hiç demo yayınladı mı ? Yeni kayıtlardan sonra yayınlamayı düşünüyor mu ?
Hüsnü: internet üzerinden yayınladık fakat memnun değiliz ortaya çıkan şeyden
Çağlar: yeni kayıtları da yayınlamaya devam etmek istiyoruz tabi ki de
Hüsnü: yeni şarkılardan oluşan bir demo yayınlamayı düşünüoruz ama bu sefer daha profosyonel bir kayıtla buluşturacağız bizi takip edenleri
Çağlar: hüsnüye katılıyorum. çünkü bu myspacedeki kayıtlar ne kadar bahane olabilir bilmiyorum ama biraz oldu bittiye geldi
Hüsnü: aslında tüm nedeni maddi sıkıntı. çok stüdyo yapmak kanal kayıt yapmak vs.. o kadarda paralı insanlar olmadığımız için kısa süreye 2-3 şarkıyı ve bunların düzenlemelerini sığdırmaya çalışıoruz böyle oluncada çıkan sonuç ortada
( Cocteau Twins ): İtinalı cevaplarınız için teşekkür ediyoruz. Son olarak Ychorus hakkında düşüncelerinizi almak istiyorum ki sevinelim.
Çağlar: hastasıyız.
Hüsnü:gördüüm en geniş kapsamlı müzik blogu. derinlemesine anlatmak gerekirse hayatınızda asla karşılaşamayacağınız hazineler sizin için orda itinayla seçilmiş bir şekilde beklemekte. bu söylediklerime güvenmelerini tavsiye ediorum çünkü çok samimiyim. saygılar
1000. gönderi olarak seçtiğim yazı ".noktasız." Fanzin sahibi Yağmur hanımlarla bugün msn üzerinden yaptığım Röpt. olsun istedim. Gayet keyifliydi.. Okumanızı temenni ederim.
( Cocteau Twins ):İyi olmana sevindim.. Bir fanzinle haşır neşirsin. Bize bundan bahsedermisin istediğin kadar ?
yagmur: kendi kendime yazdığım ya da daha çok yazmaya çabaladığım kalıpsız tanımsız yazılarımdan oluşan bir oluşum kısacası. grup halinde anlaşamayıp bir fanzin girişimini daha çöpe attıktan sonra tek başıma yapabileceğime inandım ve noktasız fikriyle yola çıktım. yazı hep tercih ettiğim bir ifade aracı ve .noktasız. da bu şekilde kendi kendine doğal bir süreçte oluştu...yagmur:nerden çıktı bilmiyorum ama sadece bu biçimde kendini ifade etmesi daha kolay insanın. üretiyorum ve bunu görmek yetiyor. yazmayı, çizmeyi seviyorum ve bu şekilde kaygısızca devam etmek istiyorum .noktasız.a
yagmur: istanbul'da erenköy'de yaşıyorum.fanzini herhangi bir yere bırakmıyorum ve sadece elden dağıtıyorum. dağıtmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. ilk sayıda kendi fakültemde(itü mimarlık) kendi çevremdeki 5-10 insana vererek başladım.sonra bununla ilgileneceğini düşündüğüm bambaşka insanlara ulaştım.sokaktan, müzik gruplarından ve tesadüfen karşılaştığım diğer fanzin gruplarından insanlara.yagmur:bu sonraki 2 sayıda da devam etti. merak eden yeni insanlar oldu. ve şu anda haziran da bastığım son 3. sayıyla okuyan ve edinmek isteyen farklı yerlerden değişik insanlar var .noktasız. la tanışmış. çok konuştum ya
( Cocteau Twins ):Çok konuşmanı istiyoruz ki seni daha iyi tanıyabilelim elbet.. Peki, İzmir yada Mardin gibi İstanbul'la alakasız yerlerden biri edinmek isterse fanzini ne yapması gerekir ? Sana ulaşabilicekleri bir site yada ulaşım adresi verebilirmisin ?
yagmur: aslında bütün bu fanzin olayından önce blog kullanmaya başlamıştım. .noktasız. ın duyurularını buradan yapmaya başladım. sonra facebook denen şeyin hayatımıza girmesi ve buna bir süre sonra direnememle birlikte facebook da bir grup kurdum. bana e-posta (yagmurkutlar@gmail.com) yoluyla ulaşırlarsa ben bir şekilde onlara fanzini ulaştırmaya çalışırım kargo gibi yollarla ama daha önce bunu yapmadım. yagmur:olmadı oralara gider kendim elimle veririm. bu da bana gezme bahanesi olur
( Cocteau Twins ):Çok güzel fikir.. Desteklemekten başka bir soru daha sormak istiyorum.. Yazmayı sevdiğin gibi okumayı da sevdiğini düşünüyorum. Nerelerden geçti Yağmur okuma konusunda ? Ne tür kitaplar yutuldu ? Ne tür kitaplar görülünce kaçıldı ?
yagmur: okumayı çok seviyorum, ama hayır boş zamanlarımda kitap okuyorum değil bu. gerçekten bulduğum her fırsatta okuyorum. bir şeyleri sınıflamaktan kaçınırım ve bilmem de pek tür ismi ama en içselleştirdiğim ve son dönemde tekrar tekrar okuduğum 2 yazar sayabilirim:tezer özlü ve john fante
( Cocteau Twins ):Şahsen ben müzik ile ilgili şeyleri okumayı çok seviyorum. Ne hikmetse kitap okuma gibi durumlarım neredeyse hiç olamadı. Tiksiniyorum bu yönümden.. Herneyse. Çok merak ediyorum nedir seni tüm bunlara yapmaya iten güç ? Çok adet edinmek istiyorum ondan.. Sancılı dönemim olan şu güzelim günlerde odamı bile toparlayamazken, yaptıklarını düşündükçe birine sarılasım geliyor..
yagmur: herhangi fayda ya da insanlık hizmeti filan olsun diye değil ama sadece kendi adıma yapmak istediğim şey üretmek. okumak da çocukluktan gelen bir alışkanlık heralde. aslında bunların hepsi insanın kendini daha huzurlu ve hayatı daha katlanılır kılma biçimiyle ilgili. inan ben de çöplük gibi bir odada yaşıyorum ama başka işler için saatlerimi harcayabiliyorum. ama anlayabiliyorum bir yandan seni, o motivasyonu ilk nerde buldum ben de bilmiyorum,
sürüklendim, kendimi kapattım ve bir şekilde hayatı yaşanabilir kıldım, bir süreliğine"
( Cocteau Twins ):Hayatı yaşanılabilir kılmakta kolay değil elbet. Güçlü olabilmekte her şeyin başı.. Peki, Ychorus ve Bok Kültürü fanzin hakkında bir kaç laf etmeni istesem ?
yagmur: tabi.ychorus la nasıl karşılaştım hatırlmıyorum tam olarak ama blog lar arası dolanırken müzikle ilgili aradığım albümleri ve buna ilişkin yazıları gördüm. her yazarın kendi ifade biçimi ve zevkleri doğrultusunda kendi akışıyla ilerleyen bir blog ychorus. bir süre sonra bağımlılık yapıyor ve her gün oraya eklenen yeni albümlere yetişemez oluyor insan. ychorus hakikaten farklı zevklere hitap ederken gizli-saklı kalmış amatör profesyonel her sanatçıyı sunuyor.bok kültürü de yine tesadüfen rastladığım bir fanzin. fanzin işte. herkesin kendini ifade edip içini kustuğu bir oluşum. açık bir yapıları var anladığım kadarıyla. "burdayım, yazıyorum, al bak istersen koy fanzine" diyebiliyorsun rahatlıkla. seviyorum ychorus u da bok kültürü nü de. öylesine ettiğim bir laf değil. hakkaten takip edilesi oluşumlar
( Cocteau Twins ):Büyük teşekkürler ediyoruz bu güzel cümleler için.. Bundan sonra klasikleşicek bir soruyu ilk size sormak istyorum. Ychorus'dan keşfettiğiniz ve müptelası olmayı düşündüğünüz isimlerden bir kaçını alsak ?
yagmur: black ox orkestar, i create sounscapes, Kammerflimmer Kollektief, souls vibrating the universe, bright red paper, this will destroy you.. aslında çok var ama bu kadar toparlayabildim
( Cocteau Twins ):Hepside harika isimler evet.. Geç kalan bir soruyu dile getirmek istiyorum şimdi de.. Fanzinin içeriği nedir yahu : ) İleride yeni şeyler eklemeyi planlıyormusun ?
yagmur: fanzin in içeriği öykümsü denememsi, daha öncede dediğim gibi benim yazma denemelerim ve karalamalarımdan oluşuyor ağırlıkla. kesinlikle o dönemde beni etkilyen ve paylaşmak istediğim bir müzik grubuna ya da sanatçıya değinen bir yazı oluyor. araya sıkışan fotoğraflarım ve bazen bunlara ilişkin kısa hikayeler ve eskiz tadında çizimler var. ilerde buna yeni şeyler eklemekten öte farklı boyutlarda yagmur:tek bir konuya yoğunlaşmış özel sayılar düşünüyorum 2-3 aydıryagmur:şu anki ilk fikrim müzik üstüne. sadece tek bir şarkıyı alıp onun üstüne bir şeyler yazmak gibi. şarkının hikayesini yeniden yazabilirim. bu şu anda aklıma gelen saçma bir örnek
( Cocteau Twins ):Röptj. gibi şeylerde yapmayı düşünüyormusun ? Ben güzel olucağı düşüncesindeyim böyle bir şeyin.
yagmur:neden olmasın?bütün mesele yüzyüze böyle şeylere cesaret edememem aslında. ama olabilir. bu aklıma gelmemişti. teşekkürler bu fikrin için.
( Cocteau Twins ):Bir gün Ychorus olarak sorularını beklerim, aklında bulusun hehe : ) Ben çok teşekkür ediyorum bize zaman ayırdığın için. Keyifli bir röptj. olduğunu düşünüyorum. Söylemek istediğin herhangi şeyleride şimdi okuyup, tekrardan görüşmek dileğiyle diyorum.. Ychorus bolca selam eder..
yagmur:ben teşekkür ederim. görüşmek üzere. hoşçakal. diye bitebilir mesela.
Amacım sadece, sevdiğim ve daha çok kişi tarafından duyulması, bilinmesi ve takdir edilmesi gerektiğini düşündüğüm sesleri tanıtmaktır. O halde, lütfen siz de, müziklerini sevdiğiniz buradaki sanatçılara, onların orjinal eserlerini satın alarak elinizden geldiğince destek olmayı ihmal etmeyiniz. Lütfen..
In this blog, our purpose is just to introduce the sounds we love and (we think) should be heard, known and appreciated by much more people.. so, please do not forget (and neglect) to support the artists here that you love their creations as possible as you can, by buying their original material. (for musicians: if you want us to remove the albums of yours here, please mail us:ychorus@windowslive.com